Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Önceki gün Cumhurbaşkanı’nın genel başkanı olduğu partinin mensuplarına yönelik bayram mesajı, Anadolu Ajansı eliyle medyaya servis edildi.

Mesaj Cumhurbaşkanlığı tarafından kaydedilmiş, Anadolu Ajansı ve TRT’ye verilmişti.

Anadolu Ajansı da bu mesajı tüm medyaya servis etmişti.

Birçok televizyon ajanstan gelen bu görüntüyü kullandı.

Bayramlaşma mesajını izleyenler gözlerine inanamadı.

Cumhurbaşkanı, sözlerinin ortasında derin bir iç çekiyor ve gözlerini kapatıyor, uyuklar gibi oluyor ve bir an, sanki içi geçmişçesine susuyordu.

Banttaki bu durum TRT tarafından banttan kesilmişti.

Ama görüntüyü Anadolu ajansından alan diğerleri aynen yayınladılar.

Hiç ama hiç iyi bir görüntü değildi.

Bu durumun nedenlerini bilemem.

Aşırı yorgunluk, rahatsızlık veya başka bin türlü şey olabilir.

Aklım ermez.

Ancak bu görüntülerin yayınlaması gerçek anlamda bir rezalettir.

Bu bir canlı yayın olsa anlarım.

Yapacak bir şey yoktur.

Ama çekilmiş, montajlanmış ve servis edilmiş bir bantta böyle bir durumun gösteriliyor olması çok ama çok fenadır.

Açık biçimde, çok yakınında birilerinin Cumhurbaşkanı’nı zor duruma düşürmek istediğine, zayıf göstermeye çalıştığına işaret eder.

Sonuçta bu görüntüyü sadece kendi vatandaşları ya da partilileri değil, tüm dünya izlemektedir.

Dünyanın hiçbir ülkesinde, o ülkenin liderinin böyle bir görüntüsü göz göre göre banttan yayınlanmaz.

Çünkü bu liderin durumunu dünya çapında tartışmaya açar.

Açık bir zafiyet göstergesi haline gelir.

Bu durumdan haberdar olup olmadığını sorduğum muhafazakar bir gazeteci arkadaşıma Anadolu Ajansı ve TRT’den “Görüntünün doğrudan Beştepe’den geldiği ve kendilerini de zor duruma düşürdüğü” yanıtı verilmiş.

Bu kabul edilebilir bir şey değildir.

Tam aksine bence bir ulusal güvenlik sorunudur.

Ama muhtemelen bu konuda hiçbir şey yapılmayacak, Cumhurbaşkanı’nın böyle bir görüntüsünün yayınlandığından haberi dahi olmayacaktır.

Bağımsız ve tarafsız görünen kimi yayın kuruluşlarının, özellikle de “bağımsız gazetecilik” yaptığını iddia eden bazı internet haber sitelerinin ve Youtube yayınlarının gelir kaynaklarının ve sponsorluklarının açıklanması gerektiğini söylemiştim.

Bunların pek çoğunun yabancı vakıflardan veya sözde sivil toplum kuruluşlarından büyük fonlar aldığını, bunun da bilinmesi gerektiğini belirtmiştim.

Çünkü bu gibi gelir kaynakları bu kurumların haber yapma veya haberleri ele alma biçimini etkiliyor olabilirdi.

Okurların bağımsızlığın nereye kadar olduğunu bilmesi gerekirdi.

Hele hele destekçi vakıf ve sivil toplum kuruluşlarının yabancı istihbarat örgütleri olma ihtimali çok yüksekken.

Dün bu konuda bir haber patladı.

Ruşen Çakır’ın Medyascope adlı Youtube kanalının yabancı bir vakıftan yıllar içinde toplam 450 bin dolar civarında bir destek aldığı "büyük haber” olarak servis edildi.

Elbette bu bilgi önemliydi ama olaya yanlış yerden girilmişti.

Çünkü Medyascope destek aldığı vakıf veya dernekleri zaten “resmi” sitesinde açıklıyordu.

Gizlisi saklısı yoktu.

Belki de gizlisi saklısı olmayan tek “bağımsız haber” platformuydu.

Hiç değilse gelir kaynaklarının bir bölümünü biliyorduk.

Ama zaten açık açık beyan edilen bir durum “Ortaya çıktı” diye haberleştirilmiş, sanki gizli kapaklı bir iş ortaya çıkarılmış havası yaratılmıştı.

Ancak gerçekten gizli kapaklı olanlardan ise hiçbir haber yoktu.

Ben hala ve ısrarla “bağımsız haber platformlarının” gelir ve sponsorluk kaynaklarını açıklaması gerektiğini söyleyeceğim, bunu talep edeceğim.

Sonuçta düdüğü kimin çaldığını bilmek okur olarak hakkımız.

Bu arada Medyascope’un veya başkalarının çeşitli kaynaklardan gelir elde ediyor olması kıçını iktidara ve kamu kaynaklarına dayayarak gazetecilik, yayıncılık yapanları da aklamaz.

Sağa sola saldırarak kendilerini Ak’layamazlar.

Türkiye'deki yasa dışı göçmenlerin sayısı giderek artıp 8 milyona dayanınca, AK Parti de kendini giderek bu göçmenlerin partisi olarak görmeye başladı galiba.

Öyle olmasa "Bu yasa dışı göçmenlere bir çekidüzen verin. Artık bunları ülkelerine geri yollamanın zamanı geldi" diyenlere "Önce Türkler geldi önce onlar gitsin" diyerek 1000 yıldır savaşa savaşa aldığımız, kanla koruduğumuz bu vatandan, önce bizi göndermeye kalkmazlardı.

"Önce Türkler gitsin" diyen AK Parti sözcüsüne sormak isterim, "Savunduğunuz Suriyeliler topraklarımızı savaşarak mı bizden aldılar. Yoksa savaştan kaçarak mı!"

Yoksa savaşı bir sonraki aşamada bize karşı mı yapmayı düşünüyorlar?

Madem sözcüleri oldunuz.

Bunu da açıklayıverin lütfen.

Geçen gün Türkiye’nin yasa dışı kaçak göçmen sorunu ile ilgili yazarken, sınırlarımızdaki kontrolsüzlük nedeniyle ülkenin “Dingo’nun ahırına” döndüğünü belirttim.

Pek çok okur, özellikle de genç okurlar “Dingo’nun ahırı da ne ki!” diye sordular.

Belli ki, hızlı kentleşme ile sözlü kültürün bazı unsurları unutuluyor, en azından yayılmıyor.

Dingo’nun ahırı da öyle olmuş.

Unutulmuş.

Merak edenler için Dingo’nun ahırının öyküsü anlatalım.

19. yüzyılın sonlarına doğru, 1870’lerin ortasında, Payitaht İstanbul yeni bir ulaşım aracı ile tanışır.

O ulaşım aracının adı “Atlı Tramvay”dır.

İki at tarafından çekilen tek bir vagon.

Motoru at olan bir tür halk otobüsü.

Tabii büyük ilgi görür.

İlk açılan hat Azapkapı-Ortaköy hattıdır. Vatandaşın talebi üzerine kısa zamanda başka hatlar da açılır.

Özellikle de Pera hattında yoğunluk vardır.

Karaköy’den Şişhane ve Büyük Pera Caddesi üzerinden Kurtuluş’a giden hat büyük talep görür.

Ancak tramvayları çeken atlar canlıdır ve yorulurlar.

Bu yüzden de atların dinlendirilmesi ve değiştirilmesi için Taksim’de bir ahır kurulur.

Fransız Konsolosluğu'nun arkasında, bugün de nostaljik tramvayın garajının olduğu yerde.

Atlar bir iki seferde bir dinlenmeleri için buraya bırakılır.

Ahırda dinlenmiş atlar tramvaya koşulur.

Ahırın sorumlusu da Dingo lakaplı bir Rum vatandaştır.

Ne var ki, Dingo ayyaş serkeş bir adamdır.

Sürekli içer, hep sarhoştur.

Bu yüzden de ahıra ne giren bellidir ne çıkan.

Atların kayıtları da yoktur, kuyutları da.

At dinlenmiş mi, hangi saatte girmiş, hangi saatte çıkmış belli değildir.

İşte Dingo’nun ahırı deyimi de bu Dingo’dan gelir.

O gün bugündür, girenin çıkanın belli olmadığı, bir düzensizliğin hüküm sürdüğü yerler için söylenir.

Bizim sınırlarımız da buna iyi bir örnektir.

Üzülünecek durumlara sevinmediğimiz zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00