Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Detayını elbette hatırlamıyor olabilirsiniz ama geçtiğimiz yıllarda Türkiye’de önce 2 ardından 1 Birleşik Arap Emirlikleri casusunun yakalandığı haberleri hafızanızın bir köşesinde kalmıştır.

Bunlardan ilk ikisi 2019 yılı Nisan ayının ortalarında Milli İstihbarat Teşkilatı’nın ve İstanbul Emniyeti’nin ortak bir çalışması ile yakalanmış, 19 Nisan günü çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklanmışlardı.

Telefon görüşmelerindeki yoğunluk üzerine dikkat çeken ikili, MİT’in teknik ve fiziki takibine göre çokça yer değiştirmiş, İstanbul, İzmir, Ankara ve Diyarbakır’da çok temaslarda bulunmuşlardı.

Yakalanan iki Birleşik Arap Emirlikleri ajanının Kaşıkçı cinayeti dahil pek çok yurt dışı bağlantılı suçla ilişkili oldukları öne sürülmüş, Türkiye’deki siyasi durum hakkında BAE’ya sürekli bilgi verdikleri ve bazı provokatif faaliyetlerin içinde oldukları iddia edilmişti.

Tutuklandıktan sonra Silivri Cezaevi'ne koyulan iki BAE ajanından Zeki Yusuf Mübarek, tutuklanmasından 10 gün sonra, 29 Nisan günü öldü.

Rapora göre cezaevindeki hücresinde kendisini havlu ile tuvalet kapısına asmıştı.

2020 yılında da bir başka Birleşik Arap Emirlikleri ajanı yakalandı.

17 Ekim 2020 günü ele geçirilen Ahmet Mahmud Ayesh Al Astal, ifadesinde gazeteci olduğunu, Birleşik Arap Emirlikleri’nin kendisini maaşa bağladığını söylemiş “Ben gazetecilik faaliyetinde bulundum. Ajanlık yapmadım. BAE’nin bana maaş vermesi benim ajanlık faaliyeti yaptığımı göstermez” diye kendini savunmuş ancak o da tutuklanıp cezaevine koyulmuştu.

Al Astal’a yöneltilen suçlamalar arasında “Türkiye’deki muhalif Arapları izleyerek hakkında bilgi toplamak ve rapor hazırlamak, Müslüman Kardeşler’in Türkiye’deki faaliyetlerine gazeteci kimliği ile sızmak ve bağlantılarını ortaya çıkarmak" vardı ve bu iddialar sonrasında 21 Ekim 2020 günü o da tutuklandı.

Şimdi bunları size niye anlattım?

Dün, iktidara yakın ve kamu geçmişi bulunan bir isim aradı. Birleşik Arap Emirlikleri ile Türkiye’nin yeniden başlayan ve hızla samimileşen ilişkilerinden söz etti ve şunu söyledi:

“Türkiye Sedat Peker’i Emirliklerden getirmek için uğraşıyor. Bunun için de geçmişte Türkiye’de yakalanan Birleşik Arap Emirlikleri ajanlarını koz olarak kullanmak istiyor. İki ajanın Emirliklere iadesi karşılığında Sedat Peker’in Türkiye’ye verilmesi teklifinde bulundular.”

Ben de hemen sordum.

“Emirlikler ne yanıt verdi buna?”

Şimdilik yanıt vermemişler. Ama Türkiye yanıtın olumlu olma olasılığını yüksek görüyormuş.

Bana göre Türkiye’nin takas talebi doğru olabilir.

Ama BAE’nin Peker’i bu kadar kolay vereceğini pek zannetmem.

Bir bakan kendi bakanlığına fahiş fiyata mal satıyor.

Aynı bakan piyasaya bozuk mal kakalıyor.

Bir rektör eş dost akrabasını, başında bulunduğu üniversiteye dolduruyor.

Bir banka genel müdürü yakınlarını bankanın her köşesine yerleştiriyor.

Son olarak duyduğum da yine bir rektör, karısının üç kuruşluk seyahat masraflarını başında bulunduğu üniversiteye ödetiyor.

Böyle pek çok örnek vardır.

Bunlar ilk aklıma gelenler.

Bakın böyle bir rezillikle, böyle bir edepsizlikle mücadele etmek çok ama çok zordur.

Bu mücadele devlette başlamaz.

Bu mücadele ailede başlar.

Bunlar devlet terbiyesi almamışlığın değil, aile terbiyesi görmemişliğin işaretleridir.

Bunlar aileden gelen göz açlığının ortaya koyuluşudur.

Sorun bunlarda değil, bunları yetiştiren ana babalardadır.

Bunları devlette kontrol edebilmek çok zordur.

Ama bunları atamamak ve o görevlere getirmemek çok kolaydır.

Onun adı da liyakattır.

Bu kadar terbiye yoksununu bulup o görevlere atamak da bir başka sorundur.

Yıllar önce, Mustafa Denizli’nin Galatasaray’ın başında olduğu dönem.

Mustafa Hoca, Galatasaray futbol takımını her ay bir konsere, bir tiyatroya, bir sanat filmine götürüyor.

Biz de kendisine soruyoruz, “Hocam bu çocuklara niye böyle işler yaptırıyorsun. Hoşlanıyorlar mı da götürüyorsun, yoksa zorla mı götürüyorsun?”

Hocanın yanıtı şöyle olmuştu:

“Kimileri hoşlanıyordur, kimileri hoşlanmıyordur. Ama gitmeye devam edersek sonunda hepsi hoşlanmaya başlar. En azından neden hoşlanıp neden hoşlanmadıklarını öğrenmeye başlarlar.”

Çünkü Mustafa Denizli’ye göre futbolcunun sportif gelişiminin önemli parçalarından biri de insani ve kültürel gelişimdi. Avrupalılar ile mücadele edeceksek, kültürel olarak da aynı noktada olmalıydık. Oyuncular kendilerini o noktada hissetmeliydi.

Nitekim kısa bir süre sonra o Galatasaray takımı, henüz daha Şampiyonlar Ligi’ne dönüşmemiş olan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı final oynadı.

Önceki gün evde boş boş oturmuş instagram'da dolaşırken bir video gözüme takıldı.

Kasımpaşaspor forması giymiş genç bir çocuk, piyanonun başına oturmuş, gayet güzel bir biçimde ve gayet büyük bir keyifle çalıyordu. Diğer oyuncular ise bu resitali dinliyor ve alkışlıyorlardı.

Önce dışardan biri zannettim.

Kulübü aradım.

Piyanoyu çalan Kasımpaşa’nın genç golcüsü Umut Bozok’muş meğer.

Geçen hafta Galatasaray ağlarını da sarsan genç.

Sonra biraz araştırdım.

Fransa’da 2. ve 3. liglerde gol kralı olmuş. U 17, 19 ve 21 milli takımlarımızda oynuyor ve aynı zamanda Uzak Doğu sporları ile uğraşıyor.

Ben bu çocuğu yakından izleyeceğim bundan böyle.

Bence büyük bir sporcu geliyor.

Tabii sporcuların dinlenme odasına bir piyano koyan Kasımpaşaspor'u da ayrıca kutlamak lazım. 

O piyanoyu orada görünce rahmetli ve sevgili Özdemir Erkan'a "Çok iyimser bir dekorasyon" demiştim. 

O da "Bir gün bir çalan elbet çıkar" demişti. 

Çıktı ama ne yazık ki Özdemir göremedi. 

İyimserlikten taviz vermediğimiz zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00