Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığına aday olması halinde Akşener’in de 3. aday olarak gireceği bir Cumhurbaşkanlığı seçiminde 2. tura Akşener’in kalacağı yolundaki iddiama “Sen Akşener’in aday olması gerektiğini mi düşünüyorsun?” soruları geldi.

Beni bilenler bilir, bu konulara hiç ama hiç kafa yormuyorum.

Kim isterse aday olur.

Kimseyi de desteklemiyorum.

Benim işim değil.

Benim yaptığım sadece tespit ve bir tür fikir jimnastiği.

Ancak birkaç ay önce AK Parti’nin kamuoyu araştırmalarını da yapan bir firmanın AK Partili olarak bilinen patronuna “Şöyle bir olasılığa ne dersin?” diyerek bir plan anlattım.

“Millet İttifakı Mansur Yavaş Cumhurbaşkanı adayı, Meral Akşener İçişleri’nden, Ali Babacan Ekonomi’den, Osman Korutürk de Dışişleri'nden sorumlu Başkan yardımcısı diye seçime girseler ne olur?”

Araştırma firmasını patronu iki ay sonra geldi ve “Kabus senaryosu olurmuş, gördük” dedi.

"Ne alır tahminince" diye sordum.

"Daha tahmin için erken ama 60'a yaklaşabilir görünüyor" dedi.

Benim ise etrafa bakınca gördüğüm şudur.

Mansur Yavaş yaptıkları ve yapmadıkları ile, tarzı ve tavrı ile, şaşırtıcı derecede olgun demokratik tavrı ile, iş yapma üslubu ile gerektiğinde sert gerektiğinde yumuşak üslubu ile, şeffaf yönetim anlayışı ile halkın gözünde giderek yükselen bir değere sahip.

“Ama devlet yönetme tecrübesi yok” ya da “Uluslararası ilişkileri nasıl götürecek kardeşim” diyenlere “Tayyip Bey seçildiği zaman çok mu devlet tecrübesi, çok mu uluslararası ilişkiler bilgisi vardı” yanıtları verildiğini duyuyorum sıklıkla.

Ekonomi konusunda ise Ali Babacan’a güvenenlerin özellikle iş çevrelerinde çok yoğun olduğu aşikar.

Babacan’ın bilgisine, ilişkilerine ve mali namusuna da güven yüksek.

Geçenlerde bir sohbette Ali Babacan’ın adı geçerken, tekstil piyasasında iş yapan bir işadamı “Kardeşim, kimse tam fatura çalışmazken bizim sektördü tam fatura çalışan, vade farkını faturaya yansıtan tek firma Ali Babacan’ın babasının firmasıydı” diyordu.

Dediğim gibi bunlar benim işim değil.

Ama siyasete bazen yakından bazen uzaktan ama tarafsız gözle bakan biri olarak Millet İttifakı’nın en güçlü adayı olarak Mansur Yavaş’ı gördüğümü söylemeliyim.

Bazı okurlar ise “Adayın kimliği değil hangi profilde olacağı önemli” demişler.

Güldüm.

En önemli profil seçilebilme profilidir.

Seçilemeyecek adayın profili ne olursa olsun önemli değildir.

AK Parti açısından ideal aday kombinasyonu Erdoğan’a karşı Kılıçdaroğlu’dur.

Böyle bir kombinasyonla seçim ilk turda biter.

Dün ilginç bir ihale vardı.

Türkiye’nin AK Parti döneminde çok sevdiği yap işlet usulü yol ihalelerinden biri.

Erdemli-Silifke-Taşucu otoyolu projesinin Çeşmeli Kızkalesi kesimi yap işlet devret ihalesi.

Dün yapılan ihale son derece ilginçti.

Bir evet sadece 1 firma ihaleye katıldı ve teklif verdi.

O firmanın da pek gönüllü olmadığı, ihaleyi yapan Ulaştırma ve Denizcilik Bakanlığı’nın “güçlü arzusu” sonucu ihaleye katıldığı dedikoduları var.

Bilmem yalan bilmem sahi.

Sonuçta tek katılımcı vardı ve tek teklif ondan geldi.

Yabancı bir firma değil, tanıdık.

Kolin İnşaat.

Üç yıl inşaat 16 yıl işletme süreli otoyolda verilen garantili geçiş sayısı 45 bin. Belli ki bu 45 bin Karayolları’nın “uğurlu sayısı” nereye yol ya da köprü yapılırsa 45 bin garanti veriliyor.

Osmangazi Köprüsü 45 bin.

Çanakkale Köprüsü de 45 bin.

Yahu ikisi aynı şey mi, nasıl ikisine de aynı sayı garanti verilir diyen yok.

Şimdi aynı sayı Çeşmeli-Kızkalesi arası için.

Ama ilginç.

Bir tek katılımcı, o da zoraki.

Bu arada bazı tanınmış, bilinmiş müteahhitlerin kendileri için başka ülkelerde bir gelecek hazırlama peşinde olduğu iş çevrelerinde ve bankacılık çevrelerinde çok konuşulur oldu son zamanlarda.

Bunlardan çok bildik birinin umulanın aksine gayrı menkul yatırımları yaptığı Avrupa ülkelerinden birine değil, Birleşik Arap Emirlikleri’ne yerleşmeye hazırlandığı, burada kendine bir hayat kurduğu anlatılıyor.

Aynı kaptan yemek yiyen bir başkasının ise iyice uzağa gitmeye hazırlandığı ve Avustralya’da epey bir yatırım yaptığı ve 2 sene içinde ailece Avustralya’ya göçebilecek şekilde organize olduğu konuşuluyor.

Bütün bu hazırlıkların kokusunun devleti yönetenlere kadar gittiği ve bu müteahhitlerin “üzerinin çizildiği” de Ankara’nın dedikoduları arasında.

Katalunya’nın İspanya’dan ayrılma kararı verdiği bağımsızlık referandumu sonrası ayrılıkçı Katalan lider Carles Puigdemont İspanya’dan kaçmak zorunda kalmıştı.

Bağımsız Katalunya ise hayal olarak kalmıştı.

Başka ülkelerde ayrılıkçı hareketlere sempati ile Bakan kara Avrupa’sının iri devletleri söz konusu Avrupa olunca pek de o kadar özgürlükçü olamıyorlar.

Puigdemont aynı zamanda Avrupa Parlamentosu milletvekili olduğu için dokunulmazlığı vardı.

Ancak özgürlükçü Avrupa, Puigdemont’un dokunulmazlığını da kaldırmıştı.

Ve o Puigdemont dün İtalya’ya girerken yakalandı ve gözaltına alındı.

Şimdi yargı önüne çıkacak ve büyük ihtimalle İspanya’ya iade edilecek.

Puigdemont ne bir eli kanlı terörist, ne de bir terör örgütü lideri.

Seçilmiş bir politikacı.

Puigdemont’un tutuklanması beni 1999 yılına götürdü.

Terör örgütü lideri, o zaman 30 bin kişinin ölümünden sorumlu örgütün başı Abdullah Öcalan da 1999’da İtalya’ya gitmişti.

Ama asla tutuklanmadı.

Mahkemeye falan çıkarılmadı.

İadesi gündeme bile getirilmedi.

Sadece Türkiye’nin yoğun baskısı ile bir süre sonra rica ile ülkeden çıkarıldı.

Bunu kimseyi suçlamak için yazmıyorum.

Sadece Avrupa Birliği’ne girmiş olmanın Türkiye açısından aslında ne kadar önemli bir şey olduğunu söylemek için hatırlatıyorum.

Din dersine girmek istemeyen öğrencilerden başka bir dine mensup olduklarını kanıtlamaları isteniyormuş.

Komedi.

İnanç dediğin şey kalptedir.

Değilim diyorsan değilsindir.

Kime ne!

Zaten bizim mektepte okuduğumuz zamanlarda öyle idi.

“Ben din dersi almak istemiyorum” dediğin zaman din dersinden muaf oluyordun.

Hangi dine mensup olduğunun bir önemi yoktu.

İslam dinine mensup olup, devletin resmi İslam'ını öğrenmek istemiyor bile olabilirdin.

Beğenmedikleri eski Türkiye öyle bir yerdi.

Sonra aşağılık bir darbe yapıldı.

Evet terörü bitirdi ama ülkeyi de bitme yoluna soktu.

Darbecilerin yaptığı ilk iş Yunanistan’ı NATO’ya geri kabul etmek oldu.

O kadar vatanseverdiler.

İkinci iş ise ne oldu biliyor musunuz?

Din derslerini mecburi hale getirmek.

Evet aynen öyle.

Mecburi din dersi Kenan Evren ve saz arkadaşlarının bu ülkeye armağanıdır ve bir 12 Eylül uygulamasıdır.

Ve 12 Eylül’e en çok sövenler 12 Eylül’ün mecburi din dersi gibi, YÖK gibi kalıntılarından en fazla nemalananlardır.

Darbecilerin işimize gelen tarafını korumadığımız zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00