Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Ekşi Sözlük’ün kapatılması üzerine tartışmalar sürüyor.

        İktidara yakın isimler ve iktidar trolleri kapatmayı doğru ve yerinde buluyor, muhalifler ise kapatmanın hatalı olduğunu düşünüyor.

        Ben ise durumu şaşkınlıkla izliyorum.

        Hemen şunu söyleyerek başlayayım.

        Herhangi bir yayın kuruluşunun, idare baskısı ile, yargı aracılığı ile de olsa kapatılması, yayınının engellenmesi demokratik bir ülkede olabilecek ve kabul edilebilecek bir şey değildir.

        Türkiye’de bile yayıncılık özgürlüğü Anayasa ile korunur.

        Konu yayıncılığın engellenmesine kadar geldi ise Anayasa askıya alınmış demektir.

        Bundan yıllar önce Ekşi Sözlük’e dava açmıştım.

        Kapatılmasını falan istemiyordum elbette. Hakkımda eleştiri boyutlarını çok ama çok aşan, bana, aileme, sevdiklerime hakaret, küfür ve iftiralar atan yüzlerce “entry” vardı. Ben de bu iftira ve hakaretlerin Ekşi Sözlük’ten kaldırılmasını ve bunları yazanların ya iddialarını ispatlamalarını ya da yargı önünde hesap vermelerini istiyordum.

        Ekşi Sözlük ise bunların kendi fikirleri değil, yazarlarının fikri olduğunu, Ekşi Sözlük’ün ise sadece bir platform olduğunu iddia ediyordu. Tamamı rumuz kullanarak gölgelerden iftira ve hakaret yağdıranların kimliklerini ise açıklamıyordu.

        Sonunda bu entry’lerin bir bölümünü silmeyi kabul ettiler.

        Buradaki sorun şu.

        Bir kısım yeni medya, yani twitter, facebook gibi platformlar, medya organı olduklarını kabul etmiyorlar. Bu sayede medya organlarının yüklendikleri yasal sorumluklardan kaçıyorlar. Böyle olunca da kişilere ya da kurumlara yönelik her türlü hakaret, iftira, karalama, küfür, dezenformasyon buralardan yapılıyor ve bunları engelleyecek, yasal süzgeçten geçirecek bir mekanizma da kurmuyorlar.

        Yani medyanın üstlendiği yasal sorumlukların hiçbirini üstlenmiyorlar.

        Ama medyaya tanınan Anayasal haklardan aynen faydalanmak istiyorlar.

        Ben burada yazdığım her satırdan sorumlu olurken, benim kadar bana burada yazı yazma imkanını sağlayan kurum da bu sorumluğu paylaşırken, Ekşi Sözlük gibi platformlar “İsteyen istediğini yazar, biz karışmayız” diyebiliyorlar.

        Bu yüzden de Ekşi Sözlük ve benzerleri medya kuruluşu olduklarını kabul ederlerse bence ortada sorun kalmaz.

        Ama bugünkü durumda Odatv’ye uygulanan erişim engeli, Ekşi Sözlük’e yapılandan daha gayrı anayasaldır.

        Ama yine de hepsinin engeli acilen kaldırılmalıdır.

        Ekşi Sözlük iktidarla yaşadığı sorunları aşmak için, birtakım iktidar trolünü yazar yapmayı kabul etmişti.

        İnşallah bu sefer doğru düzgün yazarlarını kovarak uzlaşma yolunu seçmez.

        Bardakçı haklı imiş

        Bardakçı haklı imiş
        0:00 / 0:00

        Depremin üzerinden birkaç gün geçmişti.

        Biz de Teke Tek’te bir yardım kampanyası yapmak istedik. Ancak bir sonraki hafta bizim grubun televizyonlarının da dahil olacağı, tüm televizyonların birlikte ortak yardım yayını yapmaya karar vermeleri üzerine biz de yardım yayınında yer alacak Prof. İlber Ortaylı, Prof. Celal Şengör, Prof. Mustafa Erdik, Prof. Sinan Canan ve Murat Bardakçı’yla bir deprem programı yaptık.

        Program sırasında konu bir ara deprem yardımlarına ve organizasyon bozukluğuna gelince Murat Bardakçı açtı ağzını yumdu gözünü.

        Bardakçı, “Eski Kızılay kalmadı. Bu Kızılay bizim çocukluğumuzun, gençliğimizin Kızılay’ı değil. Ben bu Kızılay’a hiç güvenmiyorum. Ben bu Kızılay’a destek olmam. Ben bu Kızılay’a kan bile vermem” dedi.

        Ben de Murat’a itiraz ederek, iyi niyetli kalmaya çalışarak “Ya tamam haklı olabilirsin. Kızılay’ın pek çok yanlışı var. Saymakla bitmez. Ama elimizde de bir tane Kızılay var. Kurumları korumamız lazım. Son yıllardaki siciline bakarak Kızılay’ı yok etmeyelim. Tamam yardım konusunda haklı olabilirsin ama kan bağışı konusunda elimizde başka kurum mu var? Yapma, zaten millet kan vermiyor. Hiç değilse kan bağışı konusunda Kızılay’ı karalama” dedim.

        Aradan iki hafta geçti.

        Zaman Murat Bardakçı’nın haklılığını ortaya çıkardı.

        Kızılay da bitmiş.

        Bir zamanlar, her doğal afet sonrası, hele hele depremlerin ardından afet bölgelerinde sıra sıra “kırmızı aylı” çadır kentlerini görmeye alıştığımız, hızla dispanserler, Sahra hastaneleri, mutfakları kuran Kızılay bu kez ortalıkta pek görülmediği gibi, bir de büyük ayıba imza atmış.

        Elindeki, depolarındaki çadırları hızla deprem bölgesine ulaştırıp, depremzedeler için kurmak yerine, satmış.

        Kime mi!

        Depremzedelere yardım için canını dişine takmış koşturan ama birilerinin hedefi olmaktan kurtulamayan sivil toplum girişimi AHBAP’a.

        AHBAP da Kızılay’dan satın aldığı çadırları götürüp deprem bölgesine kurmuş.

        Okuyunca utandım.

        Hala iyi niyetli olmaya çalıştığım için utandım.

        “Bu Kızılay’a zerre güvenmiyorum” diyen Murat Bardakçı’yı “Kurumları koruyalım” dediğim için utandım.

        Ortada kurum murum kalmamış.

        Bardakçı çok haklı imiş.

        NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?

        NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?
        0:00 / 0:00

        Başkasına iftira atarak kendimizi aklayamayacağımızı anladığımız zaman.

        Diğer Yazılar