Çankaya'da ilk film gösterimi…
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1921’de Çankaya’daki bağ evine taşındı. Bağ evi ya da bilinen adıyla Çankaya Köşkü, ağaçlar arasında, kuzeyinde Ankara’ya hâkim büyükçe bir terası olan, dikdörtgen planlı, küçük bir yapıydı. Zemin katında, ortası fıskıyeli, sekizgen bir havuzu ve iki yanında birer odası olan merkezi bir taşlık, aynı plana sahip üst katta ise bir orta hol ve iki yanında birer oda bulunmaktaydı. Bahçesinde de yaverlerinin ve kâtiplerinin kullanabileceği iki ev bulunuyordu.
Gazi, kurmaca ve jurnal film seyretmekten hoşlandığı için, Büyük Zafer’in ardından Kinox Ernemann marka bir projeksiyon makinesi satın alınarak Köşk’ün odalarından biri sinema salonu haline getirildi. Sinemanın düzenli bir işleyişi vardı. Filmler, Gazi’nin beğenileri dikkate alınarak İstanbul’dan ve kimi zaman da yurtdışından getirtiliyordu. Muhafız Taburu’nda elektrik ya da projeksiyondan anlayan bir asker de sinemanın projeksiyoncusu olarak görev yapıyordu. Eylül 1925’te Köşk’teki sinema operatörlüğü kadrosu boş bulunuyordu. O sıralarda askerliğini Balıkesir’de yapmakta olan Mehmet Necati Bey, bir sinema operatörü olduğundan bu kadroya talip oldu ve onun gelişiyle sinema gösterimleri daha düzenli bir hal aldı…
Atatürk’ün sinemaya olan ilgisi az çok bilinen bir konu. Gazi, sinemayla ilgili tüm bu düşünce ve faaliyetlerinin dışında film seyretmeyi seviyordu. Film seyrederken duygu durumu değişiyor; karakterlerin yaşadığı olaylar ve içine düştükleri durumlar karşısında hüzünleniyor, gözleri doluyor, gülümsüyor ve kahkahalar atıyordu. Filmleri sinemada ve seyircilerle birlikte seyretmeyi seviyordu; ancak buna her zaman vakit bulamadığından dolayı Çankaya Köşkü’nün bir odasını sinema salonu haline getirtmişti.
Bu kitap, birinci el kaynaklardan yola çıkarak, Gazi’nin sinemayla ilişkisini derinlikli ve bütünsel bir yaklaşımla ele alıyor. Kitap boyunca, sinema aracılığıyla, Cumhuriyet’in ilk yıllarına, dönemin sosyokültürel yapısına; Gazi’nin sinemaya bireysel ilgisinin yanı sıra, ulusal belleğin oluşumunda ve toplumun modernleşmesinde bir araç olarak atfettiği öneme; izlediği, senaryosunu yazdırdığı, bizzat rol aldığı, önerdiği veya yapımına destek olduğu filmlere ve beyazperdedeki son yolculuğuna tanıklık ediyoruz.
GAZİ’NİN SİNEMASI (Ali Özuyar / Yapı Kredi Yayınları)BİR HAFTALIK ANTRAKT
Dönelim Ankara’ya… Çankaya Köşkü’ndeki film gösterimleri, Nisan 1924’te Kinox Ernemann marka projeksiyon makinesinin tambur (makara) dişlisinin kırılmasıyla, sekteye uğradı. Ankara’da makineye uygun, orijinal ya da değil, bir tambur dişlisi bulmak mümkün olmadı. Haydarpaşa Rüsumat Başmüdürü Vefik Bey, kendisinden istenen makine parçasını tedarik etmek için projeksiyon makinelerinin ithalatını ve tamirini yapan firmalarla görüştü ancak istenilen markada tambur bulunamadı. Alman Ernemann şirketiyle iletişime geçti ve talep edilen tamburun ivedilikle kendilerine gönderilmesini istedi. Ancak şirketin bu talebi yerine getirmesi bir ay sürebilirdi. Vefik Bey, Köşk’ün bekleyecek vakti olmadığından, farklı firmaların ürettiği tamburlara yoğunlaştı. İstanbul’un en eski sinemacılarından Sigmund Weinberg’e danıştı. Onun yardımıyla Ernemann markayla uyuşması muhtemel bir tambur yedi liraya alındı.
İstanbul’dan gönderilen tamburun Köşk’teki projeksiyon makinesine uyup uymayacağı bilinmiyordu. Uymadığı takdirde tamburu satan firma bunu uyumlu bir hale getirecek ya da Almanya’dan sipariş edilen parçanın gelmesi beklenecekti. Her iki ihtimal de zaman kaybına yol açacağından Köşk’teki film gösterimleri bir süre daha yapılamayacaktı. Ancak Vefik Bey’in güçlükle temin edebildiği tambur, projeksiyon makinesine uydu ve yaklaşık bir hafta süren bir aranın ardından Köşk’teki film gösterimleri yeniden başladı.
KOMEDİ VE MÜZİKAL DRAM SEVERDİ
Gazi, filmleri daha çok da gece yarısından sonra seyrediyor ve geç saatlerde yatıyordu. Film seyretmesinin belli bir saati ve günü yoktu. Bazen her gece üst üste, bazen haftada kimi zaman da ayda bir film izlediği oluyordu. Kesin olan, Gazi’nin film seyretmeyi bir alışkanlık haline getirmiş olmasıydı. Vakit bulup da seyircilerle birlikte film seyretmek istediğinde Ankara’da Yeni Sinema; İstanbul’da Elhamra, Opera ve Glorya; İzmir’de ise Elhamra (Milli Kütüphane) sinemalarını teşrif ediyordu. En çok film izlediği mekân ise kuşkusuz resmi ve özel ikametgâhı olan Çankaya Köşkü’ydü.
Çankaya Köşkü’nde gösterilen filmler, İstanbul’daki film ithalatı ve dağıtımı yapan şirketler tarafından temin ediliyordu. Filmlerin seçimi, Gazi’nin beğendiği oyuncular ve film türleri dikkate alınarak, özel kaleminin ve film şirketlerinin tavsiyeleri doğrultusunda yapılıyordu. Bunda da sinema mevsiminde öne çıkan, Gazi’nin zevk ve beğenisine hitap edeceği düşünülen ki kendisi komedi, romantik komedi ve müzikal dramlardan hoşlanırdı, filmler etkili oluyordu.
Köşk’e en çok film temin eden şirket İpek Film’di. Riyaset-i Cumhur Genel Sekreterliği istediği kurmaca ve jurnal filmleri bir telgrafla şirkete bildiriyor, talep edilen filmler dağıtımda ya da gösterimde değilse trenle gönderiliyordu.
Gazi’nin komedi filmlerine olan ilgisi herkesçe malumdu ve gönderilen filmler içerisinde de bu türün popüler ve nitelikli örnekleri yer alıyordu. 1930’lu yıllarda tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Amerikalı komedyenlerin filmleri revaçtaydı. Marx Brothers (Üç Ahbap Çavuşlar), Eddie Cantor (Balıkçı Osman) ve Laurel-Hardy’nin filmleri büyük ilgi görüyordu. Türkiye’de bu ilgiyi katbekat artıran en önemli unsur ise Ferdi Tayfur’un yaptığı eşsiz seslendirmelerdi. “Fitaş’ın ithal ettiği filmler arasında meşhur Lorel Hardy’ler, Max Brothers filmleri, üç dört adet Eddie Cantor (Balıkçı Osman), İncili Çavuş ve Ali Baba gibi komedi filmleri vardı. Ferdi Tayfur bu filmleri hiçbir zaman diyalog listelerine sadık kalarak Türkçeleştirmedi. Diyalog listesindeki cümle ne olursa olsun, Ferdi Tayfur onu güncel bir espri haline getirir, bir anda halkın seviyesine indiriverdi. Devamlı bir şekilde kendinden bir şeyler katarak, bunları Türk insanının seveceği esprilerle süsleyerek ve tipleri adeta bizim insanımız haline getirerek canlandırırdı (…). Arşak Palabıyıkyan’ı bir Türk delikanlısı, sanki kendi mahallesindeki Ermeni arkadaşıymış gibi seyrediyordu. Ferdi Tayfur, Groucho Marx’ı Türkleştirmişti sanki” diye anlatıyor Osman Fahir Seden.
NÂZIM’IN “İSTANBUL SENFONİSİ”
1938 yılının Mart ayı başlarında Köşk’ten İpek Film’e gönderilen bir telgrafta biri komedi diğeri belgesel iki film isteniyordu. Bunlardan biri başrollerini Marx Kardeşler’in paylaştıkları Üç Ahbap Çavuşlar (The Cocoanuts) diğeri de Nazım Hikmet Ran’ın İstanbul Senfonisi filmiydi.
Üç Ahbap Çavuşlar, ABD’de sahne şovlarıyla adlarından söz ettiren (Groucho, Zeppo, Harpo ve Chico) Marx Kardeşler’i, filmlerde oynamayan Gummo hariç, dünya çapında şöhrete ulaştıran 1929 yılı Paramount yapımı bir filmdi. İlk üç kardeşi Arşak Palabıyıkyan, Dilsiz ve Torik adlarıyla seyircilere takdim eden Ferdi Tayfur, Marx Kardeşler’i son derece yaratıcı ve başarılı bir seslendirmeyle seyircilere sevdirmişti. 10 Şubat’ta Saray Sineması’nda gösterime giren filmin basında yer alan ilanlarından biri şöyleydi: “Lorel Hardi’yi sevmeyen, tanımayan kaldı mı? İşte biz İstanbul halkına ilan ve iddia ediyoruz: Sizi Lorel Hardi’den daha fazla güldürecek, eğlendirecek, kahkahadan kıracak senenin en büyük Türkçe sözlü filmi: Üç Ahbap Çavuşlar. Bir sinema harikasıdır. Bir kahkaha tufanıdır. Bir defa değil 10 defa görmek isteyeceğiniz tek film budur. Yarın akşam Saray Sineması’nın en büyük zaferi olacaktır.”
İstanbul Senfonisi, Nazım Hikmet’in 1934 yılında İpek Film hesabına çekmiş olduğu belgesel nitelikli bir tanıtım filmiydi. Dönemin tanıklarından Memet Fuat anılarında bu film hakkında şöyle diyordu: “İstanbul kentini, kentteki çağdaş yaşamı yansıtmak amacını güden bu kısa belgesel çeşitli semtlerde çekilmişti. Bir iki sahnede ablam ve ben de görünüyorduk. Ben dedemin bahçesinde kovalamaca oynarken bir topla ağacın arkasından koşarak çıkıyordum, sonra Mithat Paşa’nın bahçesinde pingpong oynayanları izliyordum. Ablamı ise salıncakta, bir de Kalamış’ta yelkenli kayığın içinde çekmişlerdi. Daha uzun süre göründüğünden onu biraz kıskanmış, ama hiç belli etmemiştim. Bu film için Mesut Cemil’in özel olarak bestelediği şarkıları Münir Nurettin söylemişti. Şarkı sözleri ise Nâzım’ındı. Nedense bu ortaya vurulmuyor, sözler de Mesut Cemil’inmiş gibi davranılıyordu. Sanırım kolaylıkla yaptığı bu işleri şairliğinden uzak tutmak istiyordu.” İstanbul Senfonisi, 10 Şubat 1938’de İpekçilerin işlettiği Melek ve İpek Sinemalarında ana programa ilaveten gösterime girmişti. Melek’in ana programında Charles Boyer’ın Bora; İpek’te ise Eddie Cantor’un Ali Baba Hindistan’da adlı filmleri gösteriliyordu.
Üç Ahbap Çavuşlar ve İstanbul Senfonisi adlı filmler, Köşk’ten istenildiğinde her iki filmin de İstanbul’daki gösterimleri devam ediyordu ve Köşk’e gönderilecek başka kopyaları bulunmuyordu. Bundan dolayı da İpek Film’in kurucu ortaklarından olan İhsan İpekçi, Riyaset-i Cumhur Genel Sekreterliği’ne bir telgraf çekerek durumu bildirdi. İpekçi’nin 4 Mart 1938 tarihli telgrafı şöyleydi: “Köşk’te gösterilmek üzere arzu buyrulan Üç Ahbap Çavuşlar filmini sinemalara gönderdik. İstanbul Senfonisi filmi de sinemalara tarafımızdan gönderilmiştir. Tensip buyrulduğu takdirde bu filmin de aldırılarak beraber gösterilmesini saygılarımla arz ederim.”
KÖŞK’TE İLK SESLİ FİLM
1927 yılının sonlarına doğru sessiz filmlerin yerini seslileri almaya başladı. Sinema salonları da sesli sisteme geçmek için hızlı bir değişim sürecine girdiler. Türk seyirciler görüntü ile sesin beyazperdede birleşmesine ilk kez 25 Eylül 1929’da Opera Sineması’nda tanık oldular. Yönetmenliğini Henry King’in yaptığı ve başrollerini Eleanor Boardman ve John Holland’ın paylaştıkları Kadının Askere Gidişi (She Goes to War) adlı sesli film Opera Sineması’nda adeta izdihama yol açtı. Sesli sisteme geçişte Opera’yı Elhamra Sineması izledi. Diğerleri de uzun bir süreçte bu sisteme geçtiler.
Ses teknolojisindeki bu yenilik 1930’ların başında Köşk’e de yansıdı. İstanbul’daki film şirketlerine danışılarak sesli bir sinema makinesi almak için araştırmalara başlandı. Bu tarihte sesli sinema teknolojisi Amerikan RCA Photophone ve Western Electric ile Alman Tobis-Klangfilm şirketlerinin elindeydi. Üç şirket arasında yaşanan lisans savaşları 1928’de uluslararası bir anlaşmayla çözülmüş ve piyasa bu üç şirketin tekeline girmişti. Sesli sinema sisteminin Türkiye’deki ilk uygulaması Opera Sineması’nda RCA marka bir makineyle olmuş; bunu Elhamra Sineması’nda kurulan Western Electric ses sistemi izlemişti.
RCA, sesli sinema teknolojisinde dönemin en güçlü ve en kaliteli şirketiydi. Nihayetinde sesli sinema makinesinin bu şirketten alınmasına karar verildi. İstanbul’daki Kemal Halil Tanır, Mehmet Rıfat Yalman ve ortaklarınca kurulan Tatko şirketi aracılığıyla RCA firmasından bir adet sesli sinema makinesi satın alındı. Gazi, bu makine sayesinde artık Köşk’te sesli film izleyebilecekti.
Tatko şirketiyle Riyaset-i Cumhur Daire Müdürlüğü arasında yapılan yazışmalardan anlaşıldığına göre 1936 yılının Aralık ayında Köşk’teki RCA marka sinema makinesi için bazı yedek parçalara ihtiyaç duyuldu. Bu parçalar (dört adet sinema makinesi dişlisi) yine Tatko şirketinin aracılığıyla satın alındı. Şirket müdürünün imzasıyla Riyaset-i Cumhur Daire Müdürlüğü’ne gönderilen 22 Ocak 1937 tarihli bir yazıda yedek parça tutarının 38.92 dolar olduğu belirtiliyordu.
1930’lu yıllarda ABD’de Gazi’ye ve hızla modernleşen Türkiye’ye karşı müthiş bir algı vardı. Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’ne sinemacılar, mesleki kuruluşlar ve dernekler tarafından birçok başvuru yapılıyordu. Sinemacılar, yeni Türkiye’yi filme çekmek için izin; mesleki kuruluşlar ve dernekler ise Türkiye’yi tanıtan filmler istiyordu. Büyükelçilik tarafından Türk Dışişleri Bakanlığı’na iletilen bu taleplerden filme çekmek isteyenlerinki genelde kabul ediliyor; film talebinde bulunanlara ise, tanıtım filmleri olmadığı için, olumsuz yanıt veriliyordu. Film çekme izni alan ABD’li sinemacılar, resmi bir heyetin belirlediği program doğrultusunda, çekimlerini yapıyorlardı.
ABD’li kişi ve kurumların Türkiye’de film çekmesi ve film talebinde bulunması bahsi geçen yıllarda neredeyse rutin bir hal almıştı. 1937 yılının sonlarına doğru ise Riyaset-i Cumhur Genel Sekreterliği, Washington Büyükelçisi Münir Ertegün’den ABD yapımı bir filmin satın alınarak gönderilmesi talebinde bulundu. Dâhiliye Vekili ve CHP Genel Sekreteri adına Giresun milletvekili Münir Akkaya imzasıyla Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak’a gönderilen 22 Ekim 1937 tarihli yazıda “Bedeli olan 4500 dolar Parti’den ödeyerek Amerika’dan Türk Elçiliği vasıtasıyla celp ettiğimiz konşimentosu bağlı sinema filminin” Ankara gümrüğüne geldiği belirtilerek gümrükten çıkartılması için izin isteniyordu.
Hasan Rıza Soyak’ın Gazi için Washington Büyükelçisi’nden istediği ve bedeli CHP tarafından ödenen film, gümrükten çıkartılarak Köşk’te gösterildi. Adı ve içeriğine dair bir belge ve bilgi olmayan bu film, muhtemelen Julien Bryan’ın 1936 Eylülü’nde çektiği March of Time adlı ünlü haber serisinin Türkiye’yi konu alan ve Mart 1937’de gösterilmeye başlanan bölümüydü.
SİNEMA SEKTÖRÜNE LİBERAL YAKLAŞIM
Atatürk, sinemanın doğasını, toplumsal ve sanatsal işlevini, iç ve dış politikadaki rolünü ve bir propaganda aracı olarak kitleler üzerindeki etkisini biliyor; devlet başkanı olarak da sinemayı rejimin ülkede yerleşmesinde, inkılâpların halka benimsetilmesinde, toplumun eğitim-kültür seviyesinin yükseltilmesinde önemli bir araç olarak görüyordu. Ancak bu konuda SSCB’de olduğu gibi sinemayı devletleştirme ya da Almanya ve İtalya’daki gibi siyasi iktidarın nüfuzu altına alma yoluna gitmedi. Sinemaya ve sinema sektörüne karşı daima liberal bir yaklaşım içerisinde oldu. Onun bu yaklaşımı kimi zaman yakın çevresindeki yazarlar ve gazeteciler tarafından, SSCB örnek gösterilerek, eleştiriliyordu. Hâkimiyet-i Milliye yazarlarından Falih Rıfkı Atay, bir yazısında kitap ve gazetenin pek az satıldığı memleketlerde en etkili propaganda aracının sinema olduğunu belirterek yeni inkılâp yapan bütün memleketlerin kitlelere yeni mefkûreyi benimsetmek için sinemadan hayret verici bir şekilde istifade ettiklerini ve komşu Rusya’nın bu konuda milyonlar sarf ettiğini söylüyordu. Yunus Nadi de Cumhuriyet’teki köşesinde Sovyet sinema teşkilatının 15’inci yıl dönümü kutlamalarından (Moskova Uluslararası Film Festivali) bahisle Stalin’in sinemacılığı Sovyet hükümetinin bir güç varlığı olarak gördüğünü ve Sovyetler’in sinemacılık sayesinde çok önemli kazanımlar elde ettiklerini belirtiyordu. Nadi, ayrıca sinemanın Türkiye’de sadece bir eğlence ve vergi aracı olarak görüldüğünü, Cumhuriyet rejiminin ise sinemacılık kadar özen vermediği hiçbir işin olmadığını ifade ediyordu.
Gazi, ülkenin içinde bulunduğu olumsuz iktisadi koşullardan ya da özel girişimin kamunun ihtiyaç duyduğu alanlarda yeterli yatırım yapamamasından dolayı zorunlu olarak devletçiliğe yönelmişti ancak asıl olan özel girişimin güçlendirilmesiydi. Yerli sinema sektörü de Cumhuriyet’in ilk yıllarında kendine yeten, kendini çevirebilen ve gelecek vadeden bir seyir izliyordu. Kemal Film 1924’te her ne kadar film yapımından uzaklaşmışsa da 1928’de İpek Film, 1934’te HA-KA Film ve 1937’de Marmara Film Stüdyosu kurulmuştu ve İstanbul’da otuza yakın, çoğunluğu yerli olmak üzere, ithalatçı film şirketi vardı. Sektör ayrıca Türkiye’de sinema ve filmciliğin ilerlemesi, filmcilerin her türlü hukuki haklarının korunması, taleplerinin hükümete iletilmesi ve resmi makamlara karşı temsil edilmesi için mesleki bir örgütlenmeye de (Türkiye Sinema ve Filmciler Birliği) gitmişti. Yunus Nadi, cumhuriyet rejiminin sinemacılığa hiç özen göstermediğinden şikâyet etse de sektörün gün geçtikçe geliştiğinin farkındaydı: “Memleketimizde kendi başına kalan özel başarıcılık, yalnız sinema binaları düzeltmekle, yalnız filmler getirmekle kalmayarak kendi ülkemizde filmler çevirebilmek için burada stüdyolar kurmaya kadar ileri gitti. İş dört elle tutulmadığı için bütün bu özenler de bin bir engelle yarı yolda bocaladı kaldı.”
“İNKILÂPLARA ZARAR VERMEMELİ”
Gazi, sinemayı ulus-devletin inşasında, rejimin yerleşmesinde inkılapların benimsenmesinde ve toplumun sosyokültürel açıdan modernleşmesinde etkili bir propaganda aracı olarak telakki ediyordu. Sinema sektörü de bu konularda kendisine destek vermeye hazırdı. Ancak Gazi, sinemayı, sektörü dışarıda tutarak ve ona müdahale etmeden, kendi yöntemleriyle kullanmayı tercih etti. Bu bağlamda CHP bünyesinde, imkânları oldukça sınırlı bir sinema birimi kurdurdu. Gerekli gördüğü durumlarda, tek bir operatörden ve tek bir kameradan oluşan bu birimden yararlanıyordu. Söz konusu birim o kadar zayıftı ki çekilen filmlerin post prodüksiyonları bile özel sektörün stüdyolarında ve ücret karşılığında yapılıyordu. Gazi’nin buna rağmen sinema sektörüne ne doğrudan ne de dolaylı bir müdahalesi oldu. Aksine, siyasi konjonktürden vazife çıkarıp da verdikleri hukuk dışı kararlarla sinemacılara zorluk çıkaran kimi mülki ve yerel yöneticilere karşı sinemacılara destek verdi. Ancak sinemacıların inkılâplara özellikle de harf inkılâbına zarar verebileceğini düşündüğü kimi taleplerini reddetti. İzmir İktisat Kongresi’nde (17 Şubat – 4 Mart 1923) “Ahlâka aykırı olanları yasaklamak koşuluyla ziraat, sanayi, coğrafya, iktisat ve sağlıkla ilgili filmleri göstererek köylülere gereken yararlı bilgilerin verilmesi” şeklinde alınan kararı hayata geçirdi ve modern pamuk üretiminden halk sağlığına kadar, çeşitli konularda yapılan eğitim amaçlı bilimsel filmlerin ithalini başlattı. Ayrıca çiftçiye ya da köylüye örnek olmak için 1925’te kurduğu Gazi Numune Çiftliği’ni filme aldırttı ve bu filmin yurt sathında gösterilmesini sağladı. Halkın eğitim ve kültür seviyesini artırmak, homojen bir toplum oluşturmak, rejimin temel ilkelerini özümseyen nesiller yetiştirmek gibi nedenlerle açılan ve yurt sathında yaygınlaştırılan Halkevlerinde de sinemadan yararlanılmasını sağladı.
Sinema, Türkiye’nin dış politikasında önemli bir rol oynuyordu. Türkiye’de gösterilen kimi yabancı filmler ikili ilişkilerde diplomatik sorunlara yol açabiliyordu. Dış politikada dünya barışını ve devletler arasındaki dostluğu esas alan Gazi, bu konuda oldukça hassastı. Bundan dolayı da Sinema Filmlerinin Kontrolüne Ait Talimatname’ye “Dost devletlerle olan siyasi münasebetleri muhil olan (bozucu) filmlerin Türkiye dahilinde gösterilmesine müsaade olunmaz” hükmü eklenmişti.
Bugüne kadar Atatürk’ün kültürel, sosyal ve sanatsal politikalarına dair birçok yayın yapıldı. Ancak sinema bunların içerisinde yeterince yer almadı. “Gazi’nin Sineması” bu alandaki boşluğu dolduruyor.
*
İKİ TAVSİYE
Brüksel’de bitpazarında alınan sehpanın Abdülhamit’in elinden çıktığı anlaşılır ve hikâye başlar. Bu kıymetli eser nasıl müzayedeye çıkmış ve bu pazara düşmüştür? Karmaşık aile ilişkileri ve tutkulu bir aşkın sardığı polisiye bir vaka… Diğer polisiyemizin kahramanı ise kadın. İstanbul’un köklü liselerinden birinin aşure gününde, mezunlardan bir işadamı lise binasının çatısından düşerek ölür. Vakayı, Başkomiser Perihan Uygur araştıracaktır.
Yok Çünkü Telafisi (Zeynep Göğüş / Everest) Mezun Cinayetleri (Tuna Kiremitçi / Doğan)