Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        İnsanoğlu herhalde akıl baliğ olduğundan bu yana kuşlara özenmiştir. Renk renk tüylere değildir ama bu özeniş. Gayet pragmatik bir şeklide, “uçabilmek”tir sebebi. Kâh korunmak, kâh saldırmak, kâh özgürlük hevesiyle. Ama tüylere de özenmemiz gerekiyormuş; şöyle ki…

        Kuşların yaşamı, tıpkı bizimki gibi, küçük ölümlerden ve yeniden doğuşlardan oluşan türlü olayla dolu. Mesela, tüy değiştirmek: Daha güzellerini giyinmek için tüylerini dökmek, o noktaya ulaşmak için zorlu aşamalardan geçmek pahasına her yıl kendini yenilemeyi öğrenmek demek aslında. Bir miktar saç ya da tüy kaybetsek de biz insanlar bu tüy dökme dönemlerini bilmeyiz. Halbuki bazen tüy değiştirmek bize de lazım. Yaşamın kimi kilit anlarında –aşk acısı, yas, işini kaybetme, taşınma- tüy yenilemek, elbise dolabını, saç kesimini ya da yaşam tarzını değiştirmek bizim de başvurduğumuz şeyler aslında. Ama pek nadir olur bu.

        Yeniden doğmak için insanın kendindeki bazı şeyleri ölüme terk etmeyi bilmesi gerek. Kuş, sağlıkla parlayan yeni tüylere karşılık yıpranmış tüylerini dökerken böyle yapar. Bu, onun için yaşamsaldır: Tüyleri mükemmel durumda değilse uçamaz. Bizim için de böyledir. Tüy değiştiremememiz, geçmişten kopamamamız, çoğu kez ilerlememize ayak bağı olur.

        Kuşlarda tüy değiştirme dönemi kırılgan bir dönemdir. Kimi zaman, bir süreliğine uçamazlar; bazı ördekler buna örnektir. O zaman eklips tüy döneminde oldukları söylenir. (Erkek kuşların tüylerinde üreme dönemi dışında meydana gelen değişimleri ifade eder. Tüyler renk çeşitliliğini kaybeder, seyrekleşir ve özellikle ördekler geçici olarak uçmakta zorlanırlar.) Dökülen bazı asli tüylerin yeniden çıkmasını beklerken kuş kendini paranteze alır. Kırılgan olduğunu bilir, ölçülü hareket eder, hiçbir önemli işe girişmez. Sabreder. Tekrar bütün gücünü toplamak, tüm güzelliğine yeniden kavuşmak için yenilenmenin gerçekleşmesini bekler.

        “Bazen biz de böyle yapmalıyız” diyor yazarlar: “Bizi durmadan, hiç gevşemeden başarı göstermeye iten bir toplumda, hayatımızın kırılgan dönemlerinde ‘şarj olmak’, gücümüzü toplamak için kendimizi ‘gölgede bırakmayı’ gereken zamanı ayırmayı artık bilmiyoruz. Bir yas sürecindeyken, ‘Hayat devam ediyor’ sözünü defalarca duymuşuzdur. Bir aşk acısından sonra, ‘Biri gider, biri gelir,’ dendiğini, yoldaşımız olan bir hayvanı kaybetmemizin ardından ‘Sonuçta sadece bir hayvandı’ lafını… Sanki geri çekilmeye, acı çekmeye tam hakkımız yokmuş gibi. Ama hayır, yas tuttuktan sonra hayat aynı şekilde devam etmez. Hayır, yitip giden aşk geri gelmez. Yaşam başka mutluluklar, başka karşılaşmalar getirir elbette ama kaybın derinliğini kabul etmemek de neyin nesi? Artık kimse bize vakit tanımıyor, acının iyileşmesi için gereken uzun zamanı –zorunlu tüy değiştirme- bahşetmiyor. Öyleyse yaşarken kanatları sık sık kırılan bizlerin uçmayı bilmememizde şaşılacak ne var? Hele ki onları kendi kendimize kırıyorsak…”

        Demek ki hayatımızın küçük ve büyük anlarında tüy dökmeye, tutulma dönemlerine izin vermemiz gerekiyor. O zaman daha güçlü, daha güzel geri döneriz: Kuşlar gibi hafif.

        KUŞLARIN FELSEFESİ (Philippe J. Dubois – Elise Rousseau - Domingo Yayınları)
        KUŞLARIN FELSEFESİ (Philippe J. Dubois – Elise Rousseau - Domingo Yayınları)

        NE GPS NE PUSULA

        Ömrünü kuşları izleyerek geçirmiş Fransız kuş bilimci Philippe J. Dubois ve felsefeci Elise Rousseau, kuşların yaşamlarından ilham almış 22 küçük hayat dersi ile kendini ‘dünyanın efendisi’ ilan eden bizi önce kendimiz üzerine düşünmeye, sonra da kanatlarımızı açmaya davet ediyor: “Kuşların Felsefesi.”

        Doğanın ritmini duymamızı sağlayan, hayata dair yeni bir bakış açısı veren kitapta, kızılgerdanın neden kartaldan daha cesur olduğunu; yeşilbaş ve penguenin göstereceği üzere, sevmenin en iyi yolunun akıldan mı yoksa kalpten mi geçtiğini; kıyı çamurçulluğunun bize yola çıkmak ve mesafe hakkında neler öğretebileceğini keşfedeceksiniz.

        Kuşların ne pusulası ne GPS’i ne de haritası vardır. Bununla beraber aslında hepsine birden sahiptirler. Kıyı çamurçulluğuna bakalım.

        Çamurda, balçıkta yaşadığı için kumkuşu adı da verilen bu küçük kıyı koşarı yaşamını bataklıklarda, haliçlerde geçirir ve ilkbaharda, Arktika’ya yuva yapmaya gider. Bu türün Alaska ile Yeni Zelanda arasını, yani 11 bin 500 kilometreden fazla bir mesafeyi bir çırpıda aşabildiği, uydu takip sistemi yerleştirilen bir kuş sayesinde keşfedilmiştir. 250 gram ağırlığında bir canlının saatte 70 kilometre hızla tam bir hafta uçmasından bahsediyoruz… Kıyı çamurçulluğu, bu molasız uçuş boyunca beyninin sadece yarısını devre dışı bırakarak uyur. Bir an bu şekilde uyuduğumuzu hayal edelim: Beynin bir küresi uykudayken, diğeri akıllı telefonla oynuyor ya da araba sürüyor.

        Guguk kuşundaysa yolculuk doğuştandır. Kendisiyle ilgilenecek ebeveynleri olmadığından gözlerini başka birinin yuvasında açmıştır. Ve güzel bir temmuz akşamı, daha önceden hiçbir tecrübesi olmadığı halde Afrika’ya doğru kanat açıp geceleri yolculuk eder. Hiç ayak basmadığı, doğduğu bölgeye dönmeden önce altı ay kalacağı uçsuz bucaksız bir Afrika ekvator ormanına nasıl olur da ulaşır? Bu kuşlar sahip olmadığımız ya da belki yitirdiğimiz hangi duyguya sahiptirler?

        “Göçmen kuşların aksine, bizler yön bulma duyumuzu tamamen kaybettik” diyor yazarlar. Manzarayı, yıldızları, doğayı okumayı bilmiyoruz artık. Hepsi çevremizin dilsiz dekorları haline geldi. GPS’ten çıkan mekanik bir sesin talimatlarını izleyerek yürüyen ya da gezinen görmez görenleriz biz. Yönümüzü bulmak gibi asli bir işi başkalarına, daha da kötüsü makinelere emanet ettik. Evimizden sadece 50 kilometre uzakta, yol sorma ya da bir haritaya müracaat etme imkânımız olmadan doğanın ortasında bırakılsaydık ne yapardık acaba? Bir ihtimal doğru yolu buluncaya dek ne kadar zaman başıboş dolaşırdık? Bu yüzden seyahatin en önemli tarafını, bizi güçlü insanlar kılan şeyi kaybetmiyor muyuz? Temel yolunu bulma, kendi başımıza doğru yönde ilerleme kapasitesi. Artık gerçekten yolunu bulmayı bilmeyen bizlerin, özel yaşamlarımızda kendimizi sık sık biraz kaybolmuş hissetmemizde şaşılacak ne var? Her şeyi bildiğimiz, her şeye hâkim olduğumuz iddiasındayız ama doğada, hem de “medenileşmiş” doğada, bir yavru kuş kadar savunmasızız.

        REKLAM

        “AHLAKSIZ” GUGUK KUŞUNUN ÖĞRETTİĞİ

        Guguk kuşu bize sadece yola çıkmakla ilgili ders vermiyor. Olmayan aile yaşamlarıyla, bir konuda dünyada tek olmadığımızı da anlatıyorlar.

        Aile, gençlerin eğitim sürecini biçimlendirecek yerdir. Bunun için etrafta olan, öğreten ve koruyan, dikkatli ebeveynlere sahip olmak gerekir. Bu, ideal dünyadır. Gerçekte ise bu işe layık olmayan aileler görürüz. Kimileri yavrularının üzerinde fazla “kuluçkaya yatar”, kimilerinde babalar ortada yoktur, anneler pek az alâkadardır.

        Guguk kuşu ahlâk kavramıyla hayata bakan insan gözünde tam bir liyakatsizlik örneğidir. Çiftler sadece üremek için bir araya gelir, sonra da ayrılırlar. Dişi, başka bir türün yuvasında yumurtlar, ardından çekip gider; hesap kapanmıştır. Guguk kuşu tarafından, kendi türünden olmayan bir yavruyu beslesin diye katakulliye getirilen ev sahibi-aileye düşer vazife. Yavru çoğunlukla onlardan dört kat büyüktür ve başlangıç olarak kardeşlerini itinayla yuvadan atarak bertaraf eder. Buna rağmen ev sahibi aile, üreme içgüdüsüne kapılarak, guguk kuşu yavrusuna karşı görevlerini yiğitçe yerine getirir. Bu guguk kuşu hikâyesi, dışında, kuşlarda hem aynı türden hem de türler arası –bu sefer gönüllülüğe dayalı- birçok evlat edinme vakası görülür. Özetle insan, evlat edinebilen tek varlık değildir.

        Ağaçları eskisi gibi görmememizi sağlayan, onların sandığımızdan çok daha fazla yaşadığını “Ağaçların Gizli yaşamı” kitabında anlatan Peter Wohlleben bu kitap için şöyle diyor: “Artık kuşları eskisi gibi görmem mümkün değil.” Okuyunca siz de aynı duyguya kapılacaksınız.

        *

        İKİ TAVSİYE

        Neden özgürlük istiyoruz ve özgürlüğün karşısında ne tür tehditler var? Svendsen, özgürlüğü metafizik, politik ve etik düzeyde ele alan düşünürlerden yola çıkarak bir özgürlük savunması yapıyor. Diğeri de bir savunmacının hikâyesi aslında. Beyazlara karşı mücadele veren kahraman son Kızılderili’nin hikâyesi. 1858’de bir gün eve döndüğünde eşi, annesi, ve üç çocuğunu İspanyollar tarafından öldürülmüş buldu. O günden sonra her beyaza düşman kesildi, intikam ateşiyle kavruldu. Savaş mahkumu olarak can vermeden hayatını Barrett’e anlattı…

         Özgürlüğün Felsefesi (Lars Svendsen - Redingot)
        Özgürlüğün Felsefesi (Lars Svendsen - Redingot)
         Geronimo (S.M. Barrett - Destek)
        Geronimo (S.M. Barrett - Destek)

        Diğer Yazılar