"Zengin toprakların fakir insanları olmayalım"
Tarım en hassas noktamız. Sadece bizim değil, dünyanın da geleceğini yeniden şekillendirecek bir alan bu. Zira çevre kirliliğinden küresel ısınmaya, pek çok sebepten dolayı tarım alanları verimsizleşiyor; üstelik gıdaya duyulan ihtiyaç artan nüfusla birlikte çoğalırken… Bu konuda dünya bir yana, Türkiye’nin önemli avantajları, ama aynı zamanda yaptığı önemli yanlışlar var. Dünya gazetesi yazarı Ali Ekber Yıldırım konunun sıkı takipçisi. Sürekli yazıyor, yeni, bilgiler veriyor, uyarıyor.
Yıldırım’ın yeni kitabı “Yeni Tarım Düzeni” de bu kapsamda önemli bir eser. Pandemi, iklim krizi ve gıda egemenliği bağlamında bugünü ve geleceği anlatıyor. “Türkiye, yaşadığı ekonomik krizde tarımın gücünden yararlanmak yerine tarımı yok etmeye çalışıyor. Oysa çıkış yolu tarımda” diyor Ali Ekber Yıldırım. Peki nasıl?
Ona bu kapsamda bazı sorular sordum. İşte ilk bölümün cevapları…
“ÇİFTÇİ ZARAR EDİNCE EKMİYOR”
Türkiye’de tarımın temel sorunu ne? Bölünmüş topraklar mı? Kooperatif sisteminin yıkılması mı? Ya da başka bir şey mi?
Tarımın temel sorunu aslında sorduğunuz bu soruların hepsini kapsıyor. Öncelikle küçük parsellerde üretim yapılıyor. Yaygın deyimle “ölçek ekonomisine uygun üretim yok.” Miras yoluyla tarım arazilerinin bölünmesi verimlilik açısından ciddi sorunlar yaratıyor. Her şeyden önce bu arazilerde verimli bir üretim yapmak çok zor. Tarım arazileri bölünerek küçük parçalı hale geldiği için geçimlik tarımsal üretimin yapılması bile bazen olanaksız hale geliyor. Çiftçi “ben buradan para kazanamıyorum” diyerek kente göç ediyor. Yani toprağını terk ediyor. Arazinin parçalı olması bir sorun ama bu parçalı yapıdan dolayı çiftçi para kazanamadığı için toprağı terk etmesi yeni bir sorunu da beraberinde getiriyor. Türkiye’de yaklaşık 4 milyon hektarlık tarım arazisinin ekilmediği tahmin ediliyor. Bunun tek nedeni tabii ki parçalı olması ve terk edilmesi değil. Mazot, gübre, zirai ilaç ve diğer tarımsal girdilerdeki fiyat artışları nedeniyle çiftçi ekemiyor. Ektiği zaman maliyet çok yüksek ama ürün fiyatı aynı oranda artmadığı için zarar ediyor. Zarar edince de ekmekten vazgeçiyor.
Bir başka önemli sorun, sizin de dikkat çektiğiniz kooperatif sisteminin çökmesi, örgütlenme sorunu. Türkiye’de çiftçinin önemli sorunlarından biri de örgütlü olmaması. Aslında baktığınızda çok örgüt var. Kooperatifler, odalar, üretici birlikleri, ziraat odaları ve daha birçok örgüt var. Türkiye’nin en büyük örgütü konumundaki Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin her köyde delegesi var. Neredeyse her ilçede ziraat odası var. Ama çiftçinin sorunlarının gündeme taşınması, çözümü konusunda ne yazık ki etkin değil.
Türkiye’de yaklaşık 12 bin kooperatif ve 900 civarında üretici birliği ve bunların üst birlikleri var. Fakat hem kooperatif hem de birlik olarak üretici ortaklarına hizmet veren onların üretimini destekleyen, ürettiği ürünleri değerlendiren, ortağını koruyan, ürünü pazarlayarak ona katma değer kazandıran çok az. Avrupa’daki gibi, örneğin Danimarka, Hollanda, İspanya, Fransa’da kooperatiflerin çok güçlü bir yapısı var. Bu ülkelerde hükümetler, politika belirleyiciler, uygulayıcılar kooperatiflerin bilgisi olmadan bir adım atamazlar. Türkiye’de ne yazık ki tarımsal örgütlerin böyle bir etkinliği yok. Son yıllarda siyasi müdahaleler yüzünden kooperatif ve birlik yönetimleri konuşmaya bile korkar hale geldi. Ürün bazında en güçlü yapı olan Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri 2000 yılında Dünya Bankası’nın Tarımda Reform Uygulama Projesi ile “özerklik” adı altında büyük oranda devre dışı bırakıldı. İlk kez bu dönemde çıkarılan Birlikler Yasası’na “Devlet birliklere mali yardım yapamaz” diye madde koydular. Ürüne bağlı olarak ve kendi çabaları ile başarılı olan birlikler var. Marmara Birlik, Tariş Zeytin, Tariş İncir gibi. Fakat, Fiskobirlik, Çukobirlik gibi dev örgütler etkisiz hale getirildi.
Son dönemde uygulamaları ile çok tartışılan Tarım Kredi Kooperatifleri’ne gelince, aslında bu kooperatifler üreticilerin yani çiftçilerin kooperatifi. Ama bugün çiftçilere haciz götüren bir yapıya büründü. Tarım Kredi Kooperatifleri Kanunu ve Tarım Satış Kooperatifleri Kanunu 1935 yılında çıkarıldı. Mustafa Kemal Atatürk, Mersin Silifke’deki Tekir Çiftliği Tarım Kredi Kooperatifi’nin kurucularından ve 1 numaralı ortağıdır. O yıllarda kooperatifçiliğe, örgütlenmeye verilen önem sonraki yıllarda sürdürülemedi. Sürdürülse Avrupa benzeri güçlü bir örgütlenme yapısı olur. Tarım da çok daha iyi yerlerde olurdu.
Peki devletin tarım politikası veya politikasızlığının, ekonomide başka şeylere öncelik verilmesinin veya rant sisteminin bu yanlış düzende payı ne?
Devletin tarım politikasına gelince; burada evet, bir politikasızlık söz konusu. Daha doğrusu orta, uzun vadeli bir politika yok. Dönemsel, günübirlik, hükümet değişmese bile bakan değiştikçe değişen bir tarım politikası var. Özellikle 2000’li yıllardan sonra politikanın Türkiye’de değil daha çok uluslararası kuruluşlar tarafından kurgulandığını görüyoruz. Uluslararası Para Fonu’na (IMF) verilen niyet mektuplarında bir dönem buğday fiyatının ne olması gerektiği bile yazıldı. 2000 yılından itibaren uygulamaya konulan doğrudan gelir desteği sistemi ile üreten çiftçiye değil tarlaya, tapuya destek verilmeye başlandı. Üretmeyene destek verilir oldu. Üretimden çok ithalatı destekleyen bir politika uygulanmaya başlandı. Tarımdaki yanlış politika ve çöküş aslında 1980’li yıllara dayanıyor. Tarım ekonominin sırtında bir yük olarak görüldü. Bundan kurtulmak gerektiği ifade edilerek özelleştirmeler, tarımsal yapının tahribatı ile tarım adeta yok edildi. “Biz patates mi üreteceğiz, otomobil mi üreteceğiz” denilerek tarımsal üretim görmezden gelindi veya ikinci, üçüncü, dördüncü plana itildi. Türkiye sanki sanayileşerek büyürken tarım onun önünde bir engelmiş gibi sunuldu. Oysa gelişmiş ülkeler tarımı hiçbir zaman ihmal etmedi. Rusya bile tarımla sanayiyi, teknolojiyi birlikte geliştirdi. Bugün Rusya’dan sadece buğday, arpa, mısır, ayçiçeği gibi ürünleri ithal etmiyoruz, aynı zamanda S400 ithal ediyoruz. Türkiye de hem savunma sanayinde hem de tarımsal alanda pekâla çok başarılı olabilir. Böyle bir potansiyel de var. Türkiye’de daha çok inşaatın, rantın öne çıktığı, tarımın ise hep geri planlarda bırakıldığı dönemleri yaşadık, yaşıyoruz.
Ali Ekber Yıldırım“ÜRETİM VAR AMA İTHALAT YAPILIYOR”
Türkiye tarım ithalatçısı bir ülkeye dönüştü. Bazıları çok sayıda tarım ürününün ithal edilmesini çeşitli nedenlerle olumluyor. Mesela üretimden daha ucuza geldiğini veya toprakların dinlenmesi için bunun gerekli olduğunu söyleyenler var. Bu argümanlar mantıklı mı? İthalat politikası doğru mu?
Türkiye’nin tarımda çok büyük potansiyeli var. Kendine yeterliliği çok üst düzeyde olan ürünler var. Mesela kuru meyvelerde, fındık, kayısı, kuru üzüm, incir gibi geleneksel ihraç ürünleri olarak da bilinen bu ürün grubunda Türkiye’nin kendine yeterliliği yüzde 300-500 gibi çok üst seviyelerde. Bu ürünlerin üretiminde ve ihracatında Türkiye dünyada ilk sırada ve açık ara birinci. Dolayısıyla bu ürünlerde ithalatla ilgili bir sıkıntı yok, tam tersine ciddi bir ihracatçıyız. Yaş sebze ve meyvede de Türkiye büyük oranda kendine yeterli. Bu ürünlerde de ciddi bir ithalat yok. Türkiye bu ürün grubunda da net ihracatçı.
Yağlı tohumlar dediğimiz ve bitkisel yağ üretiminde hammadde olarak kullanılan ürünlerde başta ayçiçeği olmak üzere kendine yeterlilik düşük. Ayçiçeği, mısırözü yağı, kanola gibi bu ürünlerde dışa bağımlılık var. İthalat yapılıyor. İthalat yapılmazsa ayçiçeğinde kendine yetmiyor. Çünkü yeterince üretim yapılmıyor. Ayçiçeğinde Türkiye’nin kendine yeterliliği yüzde 60 seviyesinde. Yüzde 40 civarında ithalat yapıyoruz.
Bakliyat grubunda Türkiye kendine yeterli değil. Bu nedenle mercimek, nohut, kuru fasulye ithal ediyor. Son yıllarda nohutta üretim artışı ile birlikte ithalat azaldı, ihracat arttı. Yani Türkiye üretirse bu ürünlerin hiçbirini ithal etmesine gerek kalmayacak. Üretmediği için ithal ediyor.
Hububat ürünlerinde buğday, arpa, mısır gibi ürünlerde de ithalat yapılıyor. Buğdayda Türkiye yıllarca kendine yeten bir ülke iken şimdi artık kendine yetemiyor. İthalat yapıyor. Aynı zamanda Dahilde İşleme Rejimi (DİR) kapsamında ithalatı yapılan buğday işlenerek makarna, un, bisküvi gibi mamul olarak ihraç ediliyor. Rus buğdayına dayalı olarak bu ihracatın sürdürülebilirliğini tartışmak gerekiyor. Bu konuyu Yeni Tarım Düzeni kitabımda ayrıntılı olarak yazdım.
Türkiye’de tarım ve gıda ürünleri ithalatı üretim yetersiz olduğu için yapılmıyor. Üretim potansiyelini değerlendirmek yerine ithalat tercih edildiği için de yapılıyor. İthalat üretenlerin üzerinde “terbiye edici” bir araç olarak kullanılıyor. Fiyatı artan ürünleri ithalatla düşürme çabası var ve bu çok yanlış. Yani patatesin, soğanın fiyatı artınca ithalatla düşürülmeye çalışılıyor ki bu çözüm olmadığı gibi üretimi de olumsuz etkiliyor. Kırmızı etin fiyatı arttı diye ithalat yapılıyor. İthalata dayalı, ithalatı destekleyen politika bu. Oysa üretimi artırarak fiyatı düzenleyebilirsiniz. 2021’de Türkiye’de ciddi bir kuraklık oldu. Buğday üretimi azaldı. Toprak Mahsulleri Ofisi üreticiden tonu 2 bin 250 liraya ekmeklik buğday alacağını açıkladı. Aynı buğdayın tonunu 6 bin liraya ithal etti. İthalatı destekleyen ama kendi üreticisini yeterince desteklemeyen bir politika uyguladığını söyleyebiliriz.
“SU KAYNAKLARINI DİKKATE ALMALIYIZ”
“Zengin toprakların fakir insanları olmayı hak etmiyoruz” diyorsunuz. Gerçekten topraklarımız hâlâ zengin mi? Mesela bildiğim kadarıyla suyumuz artık yok. İç Anadolu tahıl ambarı dedik tahıl bitti. O efsane tükendi mi? Ve toprağımızı bitiren asıl ne oldu?
Evet. Türkiye zengin toprakların fakir insanları olmayı hak etmiyor. Çünkü Türkiye’nin tarımsal potansiyeli gerçekten çok yüksek. Hatırlayacaksınız, eskiden tarımla ilgili “tropikal meyveler hariç her ürünün yetiştiği Türkiye” diye tanımlama yapılırdı. Bugün tropikal meyvelerin de yetiştiği bir ülke oldu. İklimi, coğrafyası birçok farklı klima özellikleri nedeniyle Türkiye, üretim havzaları, ovaları ile çok çeşitli ürünlerin yetiştiği bir ülke. Türkiye genel olarak 30 havza kabul edildiğinde her havzada farklı ürünlerin, farklı zenginliklerin olduğunu görüyoruz. Avrupa Birliği’nin tümünde 12 bin 500 bitki çeşitliliği olduğu kabul ediliyor. Türkiye’nin tek başına bitki çeşitliliği 10 bin tür civarındadır. Her mevsim tarım yapılan, hemen her ürünün yetiştiği bir ülkeyiz. Fakat bunu yeterince değerlendiremiyoruz. Türkiye’nin tarım politikaları, uygulamaları bu zenginliği değerlendirmek yerine ithalatı destekliyor.
Türkiye’nin üretiminde dünyada ilk sırada olduğu fındık, kuru kayısı, incir, kuru üzüm, kiraz, domates, narenciye ürünleri ve benzeri çok ürün var. Bu ürünlerde de yeterince katma değer yaratılamıyor. Dünyanın en fazla fındık üreten ve en fazla fındık ihraç eden ülkesiyiz ama bize sağladığı gelir 2- 2,5 milyar dolar. Bizim fındığımızı hammadde olarak alıp işleyerek ürüne dönüştürenler 20-30 milyar dolarlık bir değer elde edebiliyor. Türkiye, elindeki ürünleri katma değere dönüştüremiyor. Bu nedenle zengin toprakların fakir insanları olmayı hak etmiyoruz diyorum. Biz ağırlıklı olarak hammadde ihraç ediyoruz. Bir ürünü üretiyoruz, onun bütün zahmetine katlanıyoruz ve bunu hammadde olarak ihraç ediyoruz. Oysa bunu katma değerli olarak ihraç etmemiz gerekiyor. Türkiye’nin en önemli zenginliklerinden birisi mesela bağcılık. Birçok üzüm çeşidi var. Ama bunu şarap olarak yeterince değerlendiremiyoruz. Peynirde benzer bir durum yaşanıyor. Türkiye’de 300 civarında peynir çeşidi var. Biz bunların sadece beş tanesini dünya çapında marka yapabilsek büyük bir zenginlik üretebiliriz. Benzer çok örnek var. Yaş sebze-meyve, kuru meyve, dondurulmuş ürünler, hayvansal ürünler ve su ürünleri gibi birçok alandaki zenginlik değerlendirilemiyor.
Organik tarım konusunda Türkiye’nin çok büyük bir potansiyeli var. Bizim topraklarımız Avrupa’daki kadar kirlenmedi. Kimyasal ilaç kullanımı, gübre kullanımı daha az. Çiftçinin yoksul olması, iklim nedeniyle bazı bölgelerde kimyasallar kullanılmadığı için bâkir topraklarda organik üretim yapılabilir. Hem iç tüketim hem de ihracatta değerlendirilebilir.
Su konusunda haklısınız. Türkiye su zengini bir ülke olmamasına rağmen suyu zenginmiş gibi kullanıyor. Bugün İç Anadolu ağırlıklı olmak üzere birçok bölgede su ile ilgili ciddi sorunlar yaşanıyor. Tarımsal üretimde olduğu gibi suyun kullanılmasında da bir plansızlık var. Barajlar yapılıyor. Milyarlarca lira harcanıyor. Su tutuluyor. Bu su tarımsal sulamada kullanılmak üzere tarlaya getirilirken açık kanallardan getiriliyor. Kapalı boru sistemiyle getirilmiyor. Türkiye’de kapalı sistemle su taşıma henüz yüzde 28 civarında. Yani suyun yüzde 70’ini açık sistemlerle taşıdığımız için buharlaşma veya sızıntı nedeniyle önemli bir bölümü tarlaya ulaşamadan kaybediliyor. Basınçlı sulama sistemleri kullanılsın diye teşvikler de var. Ama devlet suyu taşırken kendisi yeterince tasarruf yapmıyor. Ayrıca yeraltı suları ile ilgili de sorunlar var. Yeterli denetim olmadığı için çok sayıda kaçak kuyu var. Yeraltı suyu sonsuz bir kaynakmış gibi çıkarılıyor. Daha önce 50 metrede su çıkarılırken bugün 400-500 metreden ancak çıkarılıyor. Su sorunu Türkiye tarımı için en ciddi tehlikelerden birisi. Suyun yüzde 77’si tarımda kullanılıyor. Su kaynaklarını dikkate alan bir tarım politikası uygulamak zorundayız. Su kaynaklarına uygun ürün deseni oluşturmak zorundayız. Suyu ve iklimi dikkate almayan hiçbir tarımsal faaliyet başarılı olamaz.
YENİ TARIM DÜZENİ (Ali Ekber Yıldırım / Sia Kitap)“MARKALAR ÇIKARMAMIZ LAZIM”
Falih Rıfkı Atay’ın bir sözü var. “Ticaret bir mamul eşya ve hammadde değişiminden ibaret. Türk, hammaddesi kendi toprağında yetişen bir okka dokunmuş kumaşa, on okka ham ipliğini verir.” Tarımsal üretim için de geçerli mi bu? Fındık şampiyonu olup fındık ezmesini veya çikolatayı dışardan almamız gibi mesela. Tarımdan katma değer üretebiliyor muyuz?
Falih Rıfkı Atay’ın verdiği örnek önemli. Bugün de büyük ölçüde geçerliliğini koruyor. Belli alanlarda katma değerli ürüne geçiş var ama çok sınırlı. Türkiye, 1990’lı yıllara kadar pamuk ihracatçısıydı. Sonra bunu hızla tekstile, konfeksiyona dönüştürerek ihracatta önemli atılımlar yaptı. Ama hâlâ uluslararası düzeyde markaları yok. İhtiyacı olan pamuğun da büyük bölümünü ithalatla karşılıyor. Fındık konusunda çok büyük değişiklik yok. Fındığı dalından toplayıp çuvallara koyarak ihraç ederken şimdi entegre tesislerde kırarak ama yine katma değersiz ihraç ediyoruz. Bazı çabalar olsa da çikolata üretiminde Türkiye söz sahibi değil. Üretimden ihracata bunu daha katma değerli hale getiren bir yapı ne yazık ki yok. Aksine fındıkla ilgili Türkiye’nin en büyük ihracat firmasını İtalyan çikolata devi Ferrero satın aldı ve şu anda Türkiye’nin en büyük fındık ihracatçısı bir İtalyan şirketi. Aynı zamanda en büyük alıcı ve üretimde de söz sahibi olmak istiyor. Buna benzer diğer ürünlerde de örnek verebiliriz. Şunu görebiliriz ki, Türkiye’de katma değerli ürün üretimi yeterince yok. Birçok ürün hammadde olarak ihraç ediliyor.
Bazı ürünlerle ilgili ihracat yaptığımız ülkelerin talebi doğrultusunda gelişmeler var. Domatesi sofralık olarak ihraç ettiğinizde elde edilen gelir ile salça olarak veya kurutulmuş olarak ihraç ettiğinizde arada çok büyük gelir farkı var. Kurutulmuş veya yarı kurutulmuş ihraç etmek çok daha büyük katma değer yaratıyor.
Özellikle dondurulmuş ürünlerde çok büyük fırsat var. Bunun ayrıntılarını Yeni Tarım Düzeni kitabımda da yazdım. Örneğin dondurulmuş brokoli Rusya’dan ve Amerika’dan çok ciddi talep görüyor. Pandemi döneminde özellikle bu tür ürünlere talep çok arttı. Bu talepleri karşılamak için altyapı yatırımları yapılmalı. Brokoli üretiminin büyük bölümü İzmir Menemen Ovası’nda ve Torbalı Ovası’nda gerçekleştiriliyor. Buralarda yeterli altyapı olursa, dondurulmuş ürün tesisleri kurulursa ihracatta önemli bir atılım yapılabilir. Bursa Kemalpaşa’da bir kümelenme var. Bu tür yatırımları artırmak gerekiyor. Türkiye’nin tarımda mutlaka marka yaratması gerekiyor. Fındığı dünyada en çok üreten olmak marka olmak demek değil. Buradan markalar çıkarmamız gerekiyor.
SONRAKİ BÖLÜMDE: Çevre kirliliğinin, küresel ısınmanın Türk tarımına etkisi ne olacak? Hayvancılıkta ne durumdayız? Fiyatlar daha ne kadar artacak?