Kıymetli dostlar! “İsraf”ın sözlük manası için özetle “Kişinin bir nimeti ihtiyacından fazla, aşırı ve gereksiz kullanmasıdır” diyebiliriz. Bu ilk başta çok masum bir şeymiş gibi görünse de, biraz derinine inince israfın aslında hiç de küçük olmayan bir günah olduğu anlaşılır.

İsraf, helâl olan bir şeyin harama dönüşmesidir. Yani, durup dururken, hiç gerek yokken, anlamsız bir şekilde yapılan bir günah, bir hastalıktır israf. Diş fırçalarken açık bırakılan musluk örneğini vermeyeceğiz merak etmeyin, onun israf olduğunu bugün herkes biliyor çok şükür.

Kişinin bir nimeti israf etmeyi alışkanlık haline getirmesi, hem kendinin hem de başkalarının o nimetten mahrum kalmasına sebep olabilir. İnsan bazen bir şeyi israf ederken farkında olmadan birden fazla şeyi israf ediyor olabilir.

Örneğin, misafir ağırlarken yarısı çöpe gidecek bir ikramda bulunan kişi sadece nimeti israf etmiyordur. İhtiyaç sahiplerinin kursağından geçmesi gereken, hayır olarak ayırması, fukaraya vermesi gereken parasını da israf ediyordur.

Televizyon başında, saatlerce bir sonucu olmayan tartışma programlarını, haber programlarını, spor programlarını seyrederek; ibadete, taate, namaza, zikire, tesbihata ayırması gereken zamanı israf ediyordur. İsraf sadece yeme içmeyle değil, birçok şekilde yapılan ve yapanı iflasa götüren, dahası toplumu ifsad eden bir hastalıktır.

EN BÜYÜK İSRAF, AHİRETİ KAZANMAK İÇİN VERİLEN SERMAYEDEN YAPILANDIR

Allah Teâlâ her şeyi adetle yaratmıştır. Kişinin alıp vereceği nefesin bile bir adedi vardır ve o adet bellidir. Bu her sahada böyledir. Yani bir insanın söyleyeceği kelimenin de bir sayısı vardır, duyacağının da, düşüneceğinin de. Kazanacağı paranın da, harcayacağı paranın da, yiyeceği lokmanın da, ikram edeceği, yedireceği lokmanın da... Yani aklınıza ne geliyorsa hepsinin bir adedi vardır ve insan o adetler miktarınca o fiilleri işler. Bunlar Allah Teâlâ’nın kuluna dünya hayatında kullanması ve bu sayede ahiret yurdunda güzel bir yer kazanması için verdiği sermayedir ve sınırlıdır.

Yani gözle bakacağımız şeylerin adedi bellidir; kişi ister helâle bakar ister harama. Yiyeceği lokma adedi sınırlıdır, ister helâl yer ister haram. Atacağı adım sayısı sınırlıdır; ister camiye gider ister haram olan bir yere. Yedireceği, ikram edeceği lokma adedi de sınırlıdır, ister hepsini bir sofraya doldurur yarısını çöpe atar, ister ölçüyle ikram eder.

İnsan; israf ederek aslında sermayesini tüketir, gün gelir iflas bayrağını çeker. Oysaki, mü’min bu sermayenin sınırlı olduğunu bilen ve yatırımını doğru yere, helâl olana, Allah’ın (CC) ve Efendimiz’in (SAS) teşvik ettiği yere yapandır. Kaldı ki bunu yaparken bile bir ölçüsü olmak zorundadır...

HELAL LOKMA...

Maalesef günümüzde bizim en çok belimizi kıran, maddî ve mânevî hayatımızın bereketini alıp götüren, bizi hastalık ve ölümcül bir virüs gibi saran en önemli dertlerimizden biri “helâl lokma” meselesidir.

Cenâb-ı Hakk’ın helâlleri ve haramları bellidir. Hemen herkes Allah’ın (CC) haram ettiği şeyleri bilir. Asıl tehlike, helâli kazanma şeklimiz ve helâl kazandığımızı kullanma şeklimizdir.

Mesai saatinden çalan, kendisine verilen işi savsaklayan, vicdanen rahat etmediği kazancı cebine indiren, yanında çalıştırdığı insanların ücretlerini keyfi olarak geciktiren yahut zulmeden ve nereden geldiğini bilmediği, kaynağını tespit edemediği kazançları kâr gibi gören insanlar maalesef haramın ve haram lokmaların içine düşmüşlerdir.

Yediğimiz her şey bizde vücûd bulur. Helâl de haram da, hepsi bizde baş gösterir. Eğer kişi dikkat etmezse aynı genetik yapısı bozulmuş yahut genetik yapımızı bozan gıdalar gibi bu lokmalar manevi açıdan bizi dönüştürmeye başlar. Helâl lokmalar bizde, ibadet, taat, zikir, insanlara gönülden hizmet etmek, bayrak ve vatan sevgisi, Kur’ân, mukaddesât, cami, din ve Hazret-i Muhammed (SAS) sevgisi olarak kendisini gösterir.

Haram lokmalar ise, Allah Teâlâ’ya ve insanlara karşı soğukluk, nefsin ve şeytanın işlerine karşı istek, başkasını umursamamak, her fırsatta kendi zevki ve keyfi için başkalarını yakabilecek ahlâksızlık tohumlarını besler, büyütür.

Bu sebeple mü’minlerin nereden kazandıklarını ve nereye harcadıklarını çok iyi tahlil ve takip etmesi gerekir. Cenâb-ı Allah cümlemizi helâl lokmayla rızıklanan mü’minlerden etsin. Âmin.

 

ÇOCUKLARINA HARAM LOKMA YEDİRMEYEN SAHABE

SAHABEDEN Ebu Derda (RA) Hazretleri, bir ara sabah namazlarında Efendimiz (SAS) selam verir vermez, tesbihat ve dualardan sonra aceleyle mescitten çıkmaya başlar. Ebu Derda (RA) Hazretleri’nin bu durumu, Efendimiz’in (SAS) dikkatlerini çeker. Bu hâl bir süre devam edince Resûlullah Efendimiz (SAS) sorar: “Ey Ebû Derda! Sen mescide herkesten önce gelir, yine herkesten sonra çıkardın. Şimdi sana ne oldu?”

Ebu Derda (RA) şöyle cevap verir:

“Yâ Resûlallah! Malumunuz sıcak mevsimdeyiz, tam da hurmaların olgunlaşarak yere düştüğü mevsim. Komşumun avlusunda bulunan hurma ağaçlarının dalları bizim evin avlusuna sarkmış durumda. Sabaha kadar da bahçeye bir sürü hurma düşüyor. Çocuklarımın ben yokken erken kalkıp da bu hurmalardan yemesinden korkuyorum. Ben çocuklarımın boğazından haram lokma girmemesi için gayret ediyorum. Çocuklarıma haram lokma yedirmeyeceğim diye Cenâb-ı Hakk’a söz verdim. Bu sebepten namazdan hemen sonra aceleyle eve gidiyorum. Çocuklarım uyanıp bahçeye çıkmadan dökülen hurmaları toplayıp komşumun bahçesine bırakıyorum. Aceleyle çıkışımın sebebi budur.”

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • der-ya 3 ay önce Yüzümüze çarpan serin sular gibi yazılarınız... Kaleminize, yüreğinize ve hatta derdinize sağlık...
    CEVAPLA