Her şeyi unuturken...
En iyi kadın oyuncu dalında Julianne Moore’u Oscar’ın bir numaralı favorisi haline getiren “Unutma Beni” (Still Alice) gösterimde. Film, erken yaşta Alzheimer hastalığına yakalanan bir dilbilimcinin öyküsünü anlatıyor
ALZHEIMER, sinemacıların ilgisini giderek daha çok çeken bir hastalık olmayı sürdürüyor. Ne var ki, Lisa Genova’nın romanından filmin yönetmenleri Richard Glatzer ve Wash Westmoreland tarafından sinemaya uyarlanan “Unutma Beni” gibi, direkt olarak hastalığın aşamalarına, gelişim sürecine ve yarattığı sorunlara odaklanan çok fazla film olduğu söylenemez. “Unutma Beni”, kariyerinin zirvesindeyken, erken yaşta hastalığa yakalanan ana karakteriyle Japon filmi “Memories of Tomorrow”u, entelektüel bir insanın hastalıkla mücadelesini konu alması açısından ise ünlü yazar Iris Murdoch’un yaşam öyküsünü anlatan “Iris”i hatırlatıyor.
KAYBETME SANATI
“Unutma Beni”yi diğer Alzheimer filmlerinden ayıran en önemli özellik, hafıza kaybı, kişilik ve kimlik kaybı meselelerini daha fazla ön plana çıkarması. Iris Murdoch, Alzheimer’ı “karanlığa yelken açmak” olarak nitelemişti. Columbia Üniversitesi’nde tüm dünyanın tanıdığı bir dilbilim profesörü olan Alice ise “Beni ben yapan her şey, bütün hayatım elimden kayıp gidiyor” diyor. Bir başka sahnede “Kanseri tercih ederdim” demekten çekinmiyor. Yaptığı bir konuşmada ise hastalığı “kaybetme sanatı” olarak görüyor. Hastalık ilerledikçe sığındığı yegâne yer ise o anı yaşamak oluyor zaten.
KAYDA DEĞER BİR ÖYKÜ
Alzheimer’ı konu alan filmlerin ortak bir özelliği hepsinin meseleye hasta yakınlarının cephesinden de bakmasıdır. Hatta bir noktadan sonra hastaları tümüyle onların gözünden görürüz. “Unutma Beni” ise hastanın cephesinde kalmayı hedefliyor ve hafıza kaybının aslında yakınlarını da kaybetmek olduğunun altını çiziyor. Artık hayatta olmayan kız kardeşi, annesi ve babası nedeniyle aile kaybetmenin ne demek olduğunu bilen Alice için Alzheimer’ın en acı verici yanlarından biri, iki kızını, oğlunu ve eşini unutma korkusu. “Unutma Beni”nin yönetmenliği parlak ve yaratıcı değil ama öyküsünde kayda değer yanlar var. Sözgelimi Alice, hastalığı boyunca ailesinden en çok kızı Lydia (Kristen Stewart) ile yakınlaşıyor. Üniversiteye gitmediği ve oyunculuğa yöneldiği için tepki gösterdiği Lydia, onu en iyi anlayan kişi oluyor. Kariyer derdi olmayan Lydia, ailenin tıp ve hukukla ilgilenen üyelerine göre daha sağlam bir bağ kuruyor annesiyle.
MOORE OSCAR’IN FAVORİSİ
Bilhassa “Angels in America” üzerinden kurdukları iletişim sahnesi çok önemli. Alice, filmin ilk bölümünde, bir toplantıda anne ile çocuk arasındaki iletişime ve çocuklarda dilin gelişimindeki mucizeye dikkat çekiyor. Bu da bizi filmin final sahnesine götürüyor. “Unutma Beni”, “Alzheimer her şeyi elimizden alsa da birbirini seven insanlar arasındaki bağı, iletişimi yok edemez” demeye getiriyor. Çocuğun sevgiye cevap vermesi gibi hastaların da sevgiye cevap vereceklerinin altını çiziyor. Film, en iyi kadın oyuncu dalında Oscar’ın favorisi Julianne Moore’un performansı için dahi seyredilebilir. Moore, hastalığın bütün süreçlerini incelikle birbirinden ayırarak ödülü hak eden duyarlı, doğal ve etkili bir yorum sunuyor.
Filmin notu: 6.5