'Limonata' gibi film
Oyuncu Ali Atay ilk yönetmenlik denemesi “Limonata”da, Makedonya-İstanbul hattında geçen bir öykü anlatıyor. Başrollerinde Serkan Keskin ile Ertan Saban’ın oynadığı film, kaliteli mizahı ve duygusal içeriğiyle son dönemin en iyi yerli yapımlarından biri
FİLMİN NOTU: 7
Birbirleriyle yeni tanışan iki insan ve uzun bir yol... Yol boyunca çıkan anlaşmazlıklar, çelişkiler ve her şeyin sonunda gerçekleşen duygusal keşifler... Senaryoyu yazan Ali Atay ile Ertan Saban, “Limonata”da sinemanın bildik öykü formatlarından birini alıyor ve ona kendilerine özgü bir ruh katıyorlar
Öykü, Makedonya’da ölüm döşeğindeki eski TIR şoförü Suat’ın oğlu Sakip’i yanına çağırıp “Bana Selim’i getir” demesiyle start alıyor. Sakip (Ertan Saban) bunun üzerine külüstür otomobiline atlayıp İstanbul’a gidiyor ve uzun araştırmalarının sonunda Suat’ın imam nikâhlı eşinden olma oğlu Selim’i (Serkan Keskin) buluyor. Selim ilerlemiş yaşına rağmen hâlâ mahalli ligde gençlerle top oynayan, içkiyle arası çok iyi, yalnız yaşayan asabi ve fevri bir adam. “Seni Makedonya’ya götüreceğim” diyen Sakip’ten (Ertan Saban) ne yapsa bir türlü kurtulamıyor ve içkili bir gecenin sabahında kendini Bulgaristan yollarında buluyor.
“Limonata”yı seyretmek Türk sinemasında komedinin giderek seviye kaybettiği bir dönemde adeta ferah bir nefes almak gibi... Atay ve Saban, Türkiye’de de Batı sinemasından aşağı kalmayan, basit ve kaba esprilerden uzakta bir durum komedisi yapılabileceğini kanıtlıyorlar. Filmin özellikle İstanbul bölümü, Selim ile Sakip’in karşılaştığı ilk andan itibaren yükselen bir mizah grafiği çiziyor. Sakip’in naif ısrarcılığı ile Selim’in bol küfürlü, kaba şiddet dili arasındaki çelişki, hayli komik sahnelere vesile oluyor. Sakip’in Selim’in evine geldiği ve bir türlü sızıp uyumasına izin vermediği gece olup bitenler bence şahane bir durum komedisi örneği. “Pek Yakında”dan bu yana hiçbir yerli filmde bu kadar iyi bir komedi sahnesi hatırlamıyorum. Öte yandan “Limonata”nın tek amacı güldürmek değil. Kardeşlik, kökleri bulmak ve aile bağları üzerine duygusal bir öykü bu; ama her şey ince ince anlatılıyor. Sözgelimi, Selim’in öfkesinin altındaki duygusal kırılganlığı, çocukluktan gelen ruhsal yaraları ilk karşılaştıkları sahnede dahi hissetmek mümkün. Annesi ile babasını, aradan çekilip iki telefon üzerinden konuşturduğu sahnede içine gömdüğü acıyı fark edebiliyorsunuz. Yolculuğun son durağı Makedonya, Serkan Keskin’in duyarlı oyunculuğu sayesinde daha duygusal ve etkileyici hale geliyor. Selim’in evdeki halleri, otobüs beklerken uzak bir akraba kızıyla sohbet etmesi ve Sakip ile gerçek bir iletişim kurdukları meyhane ile mezarlık sahneleri ironi ile duygusallığın birbirine karıştığı çok hoş diyaloglar, anlar içeriyor. Ali Atay, senaryoyu, hareketli bir kamera, gösterişsiz ama sağlam bir anlatımla görselleştiriyor. Makedonya ağzını anlamak bazen zor oluyor ama filme sahicilik getirdiği kesin. Bütün diyaloglar neredeyse doğaçlama lezzetinde ve çok doğal.
SAKİP’İN DUYGUSAL DEĞİŞİMİ
EKSİK Kusurları da var “Limonata”nın. Mesela, Sakip aslında çok iyi oynanmış bir karakter ama Selim gibi duygusal bir değişim yaşamıyor olması, iç dünyasının sabit kalması bence öyküyü zayıflatan bir unsur. Ayrıca prodüksiyon desteğiyle özellikle yolculuk süreci görsel olarak daha iyi anlatılabilse kuşkusuz daha iyi bir film olabilirmiş. Ama bu haliyle de gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.
KARADENİZ'DE GERİLİM
FİLMİN NOTU: 6
SAYILARI çok olmasa da “denizaltı filmleri” diye bağımsız bir tür olduğu kesin. Türün savaş filmleriyle de kopmaz bir göbek bağı var. Dolayısıyla, “Kara Deniz”in (Black Sea) siyah beyaz II. Dünya Savaşı belgesel görüntüleriyle başlaması şaşırtıcı değil. Her şey Sovyetler’den Almanya’ya götürülürken Karadeniz’de Gürcistan açıklarında batırılan külçe altın dolu bir Alman denizaltısıyla ilgili... Ana karakterimiz, denizcilik kariyeri uğruna ailesini kaybetmiş, son çalıştığı şirketten tazminatsız uzaklaştırılan kalbi kırık, öfkeli bir denizaltı kaptanı olan Robinson. Jude Law’un canlandırdığı Robinson, bu yasa dışı hazine avcılığı işine hayatı boyunca kaybettiklerini telafi etmek için giriyor. Ne var ki, bir araya getirdiği “kaybedenler ekibi”- nin daha ilk günlerden iç çatışmalara girmesini engelleyemiyor. Böylelikle operasyon giderek güçleşiyor ve bir yerden sonra ölüm kalım savaşına dönüşüyor.
TÜRE ÖZEL BİR KATKISI YOK
Dennis Kelly’nin senaryosu dipten dibe sermayenin çalışan sınıflar üzerindeki baskısını vurgulayan politik ve solcu bir alt metne sahip. Ama bunun, incelikli ve iyi bir biçimde işlendiğini söylemem mümkün değil. Ekip için her şeyin sürekli kötüye gitmesi, gerilim dozunu yüksekte tutuyor ve filmin klostrofobik atmosferine ekstradan bir karamsarlık, boğuculuk ekliyor. Daha çok “İskoçya’nın Son Kralı” ile tanınan yönetmen Kevin Macdonald, bir zanaatkâr olarak işini profesyonelce yapıyor ve filmini izletmeyi başarıyor ama denizaltı filmleri türüne özel bir katkı yaptığını söylemek zor. Geriye de heyecanlı bir macera filminden başka bir şey kalmıyor