Oscar adayı iki 'huzursuz' film
Filmler insanı bazen ‘Alis Harikalar Diyarında' gibi alıp hayal dünyalarına götürür, dinlendirir ve rahatlatır. Böyle filmlerde kahramanlarla birlikte çeşitli maceralar yaşar, finalde iyilerin bir kez daha galip geldiğini görür, huzur duygusuyla sinema salonundan çıkar gideriz.
Bazen de tam tersi olur. Sinema sizi alır ve gerçek hayatın orta yerine bırakır gider. Bir film seyrediyor olduğunu bilseniz dahi, şahit olmanın ötesinde, neredeyse gerçeğe dokunduğunuzu hissedersiniz.
Bu yıl En İyi Film dalında Oscar adayı olan iki film tam da bu duyguyu yaşatıyor insana. ‘Ölümcül Tuzak' (The Hurt Locker) Irak'taki bir bomba imha ekibine dahil ediyor sizi. ‘Precious' ise Harlem'de yaşayan 160 kiloluk genç bir kızın acılarla dolu yaşam mücadelesine...
Her ikisi de duygu sömürüsünden uzak filmler. Seyirciyi ağlatalım, dağıtalım, parçalayalım gibi dertleri yok ama özellikle ‘Precious' bir noktadan sonra sert yumruklar savurmaya başlıyor. ‘Projects' denen ucuz toplu konutlardan birinde, şehrin merkezinde ama genel refah seviyesinin çok altında yaşayan bir ailenin kızı olan Precious karakterinin çıkışsızlığı tarif edilir gibi değil. Ama Oscar adayı Gabourey Sidibe'nin oynadığı Precious, merhametli, vicdan ve sorumluluk sahibi kadınların desteğiyle başlıyor hayatı zorlamaya. Yüzünde taşıdığı o sessizlik maskesinin gerisindeki kadınlık ve annelik içgüdüleri ortaya çıktıkça, içiniz hem buruluyor hem aydınlanıyor...
Üçüncü sayfa haberlerinin öte yanına geçmek, aile içi şiddet ve ensestin düştükleri yeri nasıl yaktığını görmek isteyenleri iki saatliğine dayak yemişten beter eden bu film bence karamsar değil. Dünyayı ideolojilerin değil, ancak vicdan ve merhametin kurtaracağını bir kez daha hissettiriyor size.
SAVAŞ VE ‘HUZUR'
‘Ölümcül Tuzak' ise bizi savaşın yaktığı ateşin orta yerine, Irak'a götürüyor. Oscar adayı yönetmen Kathryn Bigelow hareketli kamerasıyla olayları ve karakterleri yakından takip ediyor, ölümle yaşam arasındaki çizgide seyirciyi gerdikçe geriyor. Bu arada ilginç bir şey yaparak, filmin ana karakteri Çavuş William James'in (Oscar adayı Jeremy Renner) aklından geçenlere ve duygularına, uzaktan bir gözlemci olarak bakmayı tercih ediyor. Ekip arkadaşları gibi biz de James'in yaptıklarını şaşkınlık içinde izliyor, anlamlandırmaya çalışıyoruz. Bu anlamlandırma çabası, filmden çıktıktan sonra bile sürüyor. Zaten hikaye değil, film bitiyor. Çavuş James'in psikolojisi, Irak savaşı, patlayan bombalar ve çaresiz siviller aklınıza çıkmamak üzere çakılıp kalıyor. 'Ölümcül Tuzak', ‘ABD Irak'ta ne arıyor?' sorusunu pas geçerek, insan doğası ve savaş üzerine kritik sorular soruyor, dünyanın bir yerinde savaşlar sürerken, öte yandaki barışın çok fazla bir şey ifade etmeyeceğini anlatmayı başarıyor. Filmin aklımdan çıkmayan karelerinden biri Çavuş James'in ABD'deki ‘huzurlu sivil hayatı'na döndüğünde marketteki hali...
Bu gece Akademi, iki yıl önce ‘No Country For Old Men'de yaptığı gibi yine eleştirmenleri takip edip, ‘Ölümcül Tuzak'ı tercih edebilir. Evet, ‘Avatar' da çok önemli bir film ama ‘Ölümcül Tuzak, sinema estetiği açısından daha ileri bir noktada duruyor ve Akademi üyeleri bu sanatsal çabayı ödüllendirmek isteyebilir.