Televizyon dizilerine yetişmek artık çok zor… Eskiden arkadaşlarımın tavsiye ettiği, çok sevilen, ödüller kazanan dizileri daha ileride seyretmek üzere aklımın bir köşesinde tutardım. Ama artık biliyorum ki o dizilerin tümünü seyretmem bir hayal; çünkü dizi seyretmek zaman açısından ‘büyük yatırım’…

İstisnaları saymazsak filmler ortalama 90–120 dakika arası…

Oysa tek sezonluk ‘en mini’ dizi dahi minimum 5-6 saat gerektiriyor. Çok sezonlu diziler ise zamanınızı tüketmeye hazır ‘boş zaman canavarları’ndan farksızlar.

Özellikle ‘Lost’un yaratıcılıktan epey uzak o vasat finalini seyrettiğimden beri çok sezonlu diziler konusunda daha dikkatliyim… Yazarların söyleyeceği sözün bittiğini, mevzunun gereksiz yere köpürtüldüğünü hissettiğinizde diziyi bırakmak galiba en iyisi... Öteki türlü, yaşadığınız zaman kaybı sizi pişman ediyor.

Dizi seyretmek, roman okumanın karşılığı gibi benim için… Roman beni alıp sürüklemeli… Kitabın kapağını merakla açmalı, sayfalarını keyifle çevirmeliyim. Aksi halde, roman okumak, işe ya da ders çalışmaya dönüyor.

Dizi için de aynısı geçerli… Keyif vermiyorsa, ortalığı yıkıp geçen en popüler dizileri dahi seyretmekten vazgeçmek gerektiğine inanıyorum.

‘MENAJERİMİ ARAYIN’

Vakit ciddi bir problem haline geldiğinde insan beğendiği, önem verdiği dizileri dahi bırakabiliyor. Ama sevdiği, duygusal olarak bağlandığı diziden kim vazgeçebilir ki?

Beni dizilere bağlayan, çoğunlukla karakterler ve onların geniş bir süreye yayılan hikâyelerini takip etmekten aldığım keyiftir...

Özellikle sitcom’lar ve komediye meyleden dramlarda, karakterler her şeyden daha önemli benim için…

 

Fransız dizisi ‘Menajerimi Arayın’ (Dix pour cent – Call My Agent) mesela… ‘Mutlaka seyredin’, ‘Çok seveceksiniz’ diyemem. Kendi türünde çok yeni ve özgün bir iş olduğunu söylemem de açıkçası zor. Buna karşılık, her bölümünü ilgiyle seyrettiğim, yeni sezonu beklediğim kesin; çünkü dizideki karakterleri seviyorum. Olayların akışı içinde yaşayacakları değişimi, aralarındaki çatışmaları ve süreç içinde nereye geleceklerini merak ediyorum.

‘Menajerimi Arayın’ başarıyı, profesyonelliği ve insanın yaptığı işe duyduğu aşkı değersizleştirmeden, mesleki hırsa ve egoya odaklanan bir dizi… Onca hırsa rağmen kimsenin tam olarak ne istediğini bilmiyor oluşu da dikkate değer ve eğlenceli…

Yıllar geçip gittikçe, ‘mağlup edilmesi gereken kötü adamlar’ın olduğu dizilerin çoğunu, gerçekten orijinal fikirler barındırmadığı sürece, bir noktadan sonra seyretmeyi bıraktığımı fark ettim. İnsanların iyi ya da kötü olarak kesin çizgilerle ayrılmadığı diziler, daha çok ilgimi çekiyor. Egoların zirveye çıktığı sinema endüstrisindeki gündelik hayatın, kötü adamlar olmadan da yeterince zor olduğunun altını çizen ‘Menajerimi Arayın’ı sevmemin nedenlerinden biri de bu…  Sonuçta, en iyi kalpli insan bile kendi dertlerine gömülüp, benliğini kontrol edemediği, empati duygusunu kaybettiği noktada, başka insanların hayatını cehenneme çevirebiliyor.

Bazen karakterler kadar dizinin konsepti ve görsel dünyası da çekicidir… Mesela ‘Stranger Things’… Ergenliğin farklı aşamalarındaki bir avuç çocuğun kasabayı ve dünyayı kurtarmak için verdiği mücadele kadar yaşattığı 80’li yıllar nostaljisi nedeniyle de sevdik bu diziyi. Ama hikâye tıkandığında ne nostalji ne de başka bir şey kurtarabilir bir diziyi… ‘Stranger Things’in üçüncü sezonunun ilk iki bölümünde benim hissettiğim tam da buydu… Açıkçası devamını getirmeye pek niyetim yok. ‘Strangers Things’ gibi dizilerde hikâye karakterlerden daha önemlidir. Çünkü bilimkurgu ya da fantezi türünde bir dizi seyretmek isteyen seyirciler, dramatik kaliteden önce hikâyeye bakar…

‘DARK’: EŞSİZ BİR ZAMAN KAOSU

Alman dizisi ‘Dark’ sadece bilimkurgu seyircisini değil, dram sevenleri de cezbedebilecek bir dizi… Dizinin ikinci sezonu, ilk sezonda inşa edilen sağlam dramatik temeller üzerinde deyim yerindeyse adeta ‘uçuşa geçti’… Onlarca karakterin çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık yıllarını aynı dizi içinde görmek gerçekten baş döndürücü bir deneyim. Hatta yer yer zorlayıcı…

‘Dark’ın sevdiğim yanı, ilk iki sezon itibarıyla bilimkurgu seyircisini oyalamayı bilen bir hikâye geliştirmeyi başarırken dramatik açıdan derinleşmesini bilmesiydi... ‘Dark’ yazarları bir dizinin romanları hatırlatan çok karakterli yapısını kullanmasını gerçekten iyi biliyorlar. Hikâyenin çıkış noktası öyle parlak ki Amerikalı sinemacıların zihninde şimdiden ‘yeniden çevrim’ fikirlerinin dolaştığını hissetmek mümkün.

Geçmişe ya da geleceğe gidip orada sıkışıp kalan, hatta aynı zaman boyutunda yaşayan kendisiyle irtibata geçen şaşkın ve çaresiz karakterleriyle, zaman yolculuğu üzerine seyrettiğim en iyi film ya da dizilerden biri ‘Dark’… Öte yandan, çok bilmiş, kendinden çok emin karakterler de var dizide. Kendi yöntemleriyle her sorunu çözeceklerine öylesine inanıyorlar ki her şeyi daha da içinden çıkılmaz hale getiriyorlar… Ayrıca niyetini bilmediğimiz karakterler de var…  ‘Dark’ farklı dert ve amaçları olan bu karakterler arasındaki kaotik çatışmalarla da kendini seyrettiren bir dizi…

Farklı zamanlardan gelen insanların etkileşime geçtiği benzersiz bir zaman kargaşası var ‘Dark’ta… Geçmiş, şimdi ve geleceğin çorbaya dönüştüğü bir zaman kesiti içinde istisnasız herkes arayış içinde… Kimisi kasabayı, kimisi çocuğunu, kimisi de kendini kurtarmak istiyor.

‘Dark’ın heyecanla izlenen ikinci sezonunun, dramatik derinlik açısından ilk sezona çok önemli bir katkıda bulunduğu söylenemez. Umarım yazarların, üçüncü sezon ya da final için sağlam fikirleri vardır. Çünkü bu tür hikâyeler, tıpkı ‘Lost’ gibi dramatik kaliteleriyle değil öncelikle finalleriyle akılda kalırlar. Eleştirmenler ya da profesyoneller kötü finali affedebilirler. Seyirci ise asla…

‘THE BOYS’: MARAZİ SÜPER KAHRAMANLAR

Prime Video’nun geçtiğimiz ay 8 bölümlük ilk sezonuyla abonelerine sunduğu ‘The Boys’, ‘Dark’ gibi bir bilimkurgu. Ama finalini çok önemli hale getiren gizemli bir hikâyesi yok. Tam aksine, ele aldığı konuya getirdiği bakış açısıyla daha ilk sezonundan seyircisini mutlu etmişe benziyor.

Aynı adlı resimli romandan sinemaya uyarlanan ‘The Boys’, süper kahramanların Vought adlı büyük bir şirket tarafından maaşa bağlandığı bir dünyada geçiyor.

Her şirket gibi Vought’un amacı, daha çok kâr etmek.  Ayrıca kadrosundaki süper kahramanları ABD ordusuna dahil ederek devlet içindeki nüfuz alanını genişletmek istiyor. Dolayısıyla süper kahramanlığı, öncelikle bir imaj ve marka meselesi olarak görüyorlar.

Süper kahramanlığın ‘yüksek kâr’ ve ‘devlet içinde daha çok güç’ zihniyetiyle birleşmesi, şirketin ‘kadrolu’ süper kahramanlarını da yozlaştırıyor ve bu ikiyüzlülük onları içten içe tüketiyor… Kahramanlık ahlakının yerini şirket politikası alıyor. Kameraların önüne geçtiklerinde mütevazı, fedakâr, güçlü ve çok iyi kalpli görünüyorlar. Kameralar kapandığında ise bencil, kibirli ve kayıtsız hallerine dönüyorlar. Öte yandan, şirket ve devlet tarafından korundukları için sivil halka zarar vermeyi çok önemsemiyorlar. İçlerinde en kötüsü, Superman’in yeteneklerine sahip olan Homelander (Anthony Starr)… Kendisi merhametsiz bir zorba aslında. Ama dünya ona tapıyor… 

‘The Boys’ süper kahramanların yanı sıra Billy Butcher (Karl Urban) liderliğinde onlardan intikam almak amacıyla bir araya gelmiş olan sıradan insanların hikâyesini de anlatıyor.

Dizinin hoş yanı, kötülerin tümüyle kötü, iyilerinse mükemmel karakterler olarak sunulmaması… Öyle ki, yer yer dizinin en kötü adamı Homelander’le bile empati kurmamız mümkün. Buna karşılık, Homelander’ın düşmanı Butcher, içindeki marazi şiddeti saklayamayan intikamcı ve karanlık bir karakter…

Marvel ve DC Comics’in ana hatlarını çizdiği süper kahraman konusuna farklı ve taze bir bakış açısı getiren ‘The Boys’, özellikle türü sevenlere gönül rahatlığıyla önerebileceğim bir dizi… Son olarak, sezon finalinin gerçekten şaşırtıcı ve iyi olduğunu da eklemem gerek…

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!