Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


Yakın gelecekteki uzay çalışmalarını konu alan bilimkurgu türündeki komedi dizilerinin sayısı çok değil… Aslında, günümüzde geçmesi itibarıyla Netflix’in yeni dizilerinden ‘Space Force’un bir bilimkurgu olmadığını öne sürmek mümkün. Ama hem genel konsepti hem ayrıntıları itibarıyla 10 bölüm boyunca, bilimkurgu türü ve ABD’nin uzay çalışmalarını konu alan filmlerle paslaşmayı ihmal etmiyor. Nasıl paslaşmasın ki? Bütün dizi, ABD’nin kökü 1960’lara kadar uzanan ‘bir ulusun uzayı fethetme arzusu’nun çevresinde inşa ediliyor.

Steve Carell ve Greg Daniels’in imzasını taşıyan ‘Space Force’, ‘2024’te Ay’a postal basmak’ isteyen ve dizi boyunca yüzünü hiç görmediğimiz ABD Başkanı’nın bir talimatıyla gelişen olaylar dizisini anlatıyor. İlk bölümün ilk sahnesinde, Hava Kuvvetleri Generali Mark Naird’e (Steve Carrell) dördüncü yıldız takılıyor. Hava Kuvvetleri’nin başına geçeceğini zanneden Naird, girdiği ilk Genelkurmay Toplantısı’nda yeni kurulan Uzay Kuvvetleri’nin komutanlığına atandığını öğrenince hayal kırıklığına uğruyor. Eşi Maggie (Lisa Kudrow) ve kızı Erin’in (Diana Silvers) yaşadığı hayal kırıklığı ise daha da büyük oluyor… Çünkü Washington DC’den kalkıp Colorado’ya dağların arasındaki bir tesiste yaşamaları gerekiyor.

Ulusların büyük hayalleri bazen sıradan insanlar için büyük mutsuzluklara dönüşebilir... Naird’in eşi ve kızıyla yaşadıkları tam da bunu düşündürüyor seyirciye.

‘Space Force’ ilk anlarından itibaren büyük amaçlar ile büyük hayal kırıklıkları arasında gidip gelen bir komedi dizisi…

Dizinin mizahı asıl olarak, militarizm ve bilim arasındaki karşıtlıklar, çatışmalar ve uzlaşmalar üzerinden şekilleniyor. ABD Başkanı’nın koyduğu hedef, ‘Ay’a postal basmak’ militer ve milliyetçi bir idealin dışavurumu… Bu ideali gerçekleştirmek üzere işe alınan bilim insanları ise daha farklı bir mantığa sahipler. Amaçları fethetmek değil, keşfetmek… Uzay onlar için güncel politikanın, militer ve milliyetçi mantığın ötesinde bir yer. Kaldı ki, çoğu zaten ABD vatandaşı bile değil. Vatandaş olanlar da ‘beyaz üstünlükçü’lerin gerçek Amerikalı olarak görmediği etnik kökenlerden geliyorlar…

Dr. Adrian Mallory (John Malkovich) ile General Mark Naird’in dizideki ilk karşılaşmalarında girdikleri ‘Kim, kimi işe aldı?’, ‘Kim, kimin üstü tartışması’ tesadüfi değil… ‘Space Force’ uzay çalışmalarının militer mantıkla organize edilmesi ve siyasetçilerin elinde politize olmasıyla, ilk bölümlerinden başlayarak dalga geçen bir dizi…

ABD’de son yıllarda çok konuşulan ve tartışılan ‘Uzay çalışmalarına bu kadar büyük para harcamak ne kadar doğru?’ sorusu da sık sık gündeme geliyor dizi boyunca… Militer zihniyet için vatan, millet söz konusu olunca yoksulluğun hiçbir önemi yok… Bilimle uğraşanlar ise uzayın orta ve uzun vadede insanlığa faydalarına odaklanıyor. Bütçe görüşmesinde Naird’in milliyetçi söyleminin şiirselliği ve Mallory’nin samimi bilimsel yaklaşımı, uzay çalışmalarında madalyonun her iki yüzünü güzel özetliyor aslında. Uzay, her ülkenin gereksinim duyduğu ulusal özgüven ile bilimsel keşif ufuklarının ve insanların hayallerinin birleştiği bir yer…

‘Bomba atmayı’ her sorunun çözümü olarak gören komutanlar üzerinden ‘Space Force’da keskin bir Amerikan militarizmi eleştirisi var; ama özellikle ‘Proportionate Response’ başlıklı 10. Bölüm’de öyle şeyler olup bitiyor ki, askerler bazı konularda sivil politikacılara oranla daha sağduyulu ve gerçekçi olarak çıkıyor karşımıza. Yüzünü hiç görmediğimiz ABD Başkanı ve genelkurmay toplantılarına başkanlık eden Savunma Bakanı’nın (Dan Bakkedahl) Trump zihniyetini temsil ettiğini hissetmek mümkün. Son dönemde, Trump’ın sokak gösterilerine karşı ordu müdahalesini istediğini, bazı askerlerin ise buna karşı çıktığını düşündüğümüzde, ‘Space Force’un 10. Bölümü’nün ABD gündemini bir yerden yakaladığı dahi söylenebilir…

‘Space Force’, ulusal özgüvenin öneminin altını çiziyor, bazı Amerikan değerlerine sahip çıkıyor ama özellikle Çin ile Hindistan’ın uzay yarışında daha şimdiden ABD’yi sollamış olabileceğine dair birçok sahne ve ima içeriyor. Özellikle bu tür sahnelerde, ‘Space Force’un süper güç ABD’nin hicvini yaptığı kesin.

Uzay Kuvvetleri komutanı Mark Naird, ilk anlardan itibaren bu hicvi yansıtan bir ana karakter ama duygusal olarak bir türlü karşısına geçemiyoruz. Çünkü bütün zaafları ve insan yönleriyle görüyoruz kendisini. Ayrıca kişisel hayatında ve ekibiyle olan ilişkilerinde, Amerikan sağ kanat değerleri ve hamasetle hareket etmiyor. Ayrıca en büyük rakibi Hava Kuvvetleri komutanı (Noah Emmerich) gibi katlanılmaz bir maço değil. Buna karşılık, konumu ve askeri geçmişinden ötürü birçok sorunuyla yüzleşemediği açık. Özellikle ‘Ay Habitatı’ başlıklı 4. Bölüm, Naird’in psikolojik portresini çıkarmakta başarılı… Naird’in deney grubundaki ekibi askeri bir lider olarak değil de duygusal yardıma muhtaç biri olarak birleştirmesi, dizinin en ironik sahnelerinden biri aslında…

Dizi boyunca harika bir performans çıkaran Steve Carell, Mark’a biraz da ABD’nin ‘yorgun savaşçı’sı olarak bakmamızı istiyor… Özellikle, kendini ve dinleyicileri gaza getirmeye çalıştığı sahnelerde çok iyi.

‘Tüm alt metinler bir yana ‘Space Force’ bir komedi dizisi olarak nasıl?’ derseniz, benim komedi anlayışıma uyduğunu söyleyebilirim. En sevdiğim yanı, dakika başı espri patlatmak ya da güldürmek gibi bir derdinin olmaması… Tam aksine, birçok bölüm dramatik sahneler üzerinden gelişiyor; seyirciyi güldürmek için özel bir çaba göstermiyor. Bu, komedi filmleri ve dizilerinde sevdiğim bir tarz… Çünkü dramatik yapı ne kadar sağlam ve özenli kurulursa durum komedisi, hiciv ve ironinin o kadar etkili olduğunu düşünüyorum.

Kaldı ki, birçok sahnede çok eğlendiğimi söyleyebilirim. ‘Epsilon 6’yı Kurtarmak’ başlıklı ikinci bölümde mesela… ‘Marslı’ (The Martian – 2015) filmiyle ince ince dalga geçilen yerde çok eğlendim. Mars’ta unutulan bir astronotun kurtarılmasını anlatan ‘Marslı’, NASA’nın uzay harcamalarını tartışanlara verilen dolaylı bir yanıttır aynı zamanda. ‘Space Force’ ise dolaysız yoldan uzay harcamalarının yüksekliğini hicvediyor…

Bu arada, Covid-19’la alevlenen Çin-ABD geriliminin ‘Space Force’da birkaç yerde ısrarla karşımıza çıktığını belirtelim. Özellikle ‘Yıldızlara Doğru’ (Ad Astra–2019) filmindeki Ay savaşlarını hatırlatan 10. Bölüm’de…

Mallory’yi canlandıran John Malkovich’in en az Steve Carell kadar iyi performans çıkardığını belirtelim. Giyim tarzı, mantıksal yaklaşımı ve sarf ettiği uzun cümlelerle öne çıkan Mallory, bilimsel etiği temsil eden bir karakter olarak dizide önemli bir işleve sahip.

Mark Naird ve Adrian Mallory ikilisi, mizahi açıdan dizinin omurgasını oluşturuyorlar. Sosyal medya uzmanı Tony (Ben Schwartz), Mallory’nin sağ kolu Dr. Chan (Jimmy O. Yang) ve Yüzbaşı Angela Ali (Tawny Newsome) gibi yan karakterler arasında kendi adıma en çok Naird’in yardımcısı ‘tek yıldızlı general’ Brad Gregory’ye (Don Lake) güldüğümü söyleyebilirim… Diğer karakterlerin dizinin komedi yanına çok katkıda bulunduğunu düşünmüyorum. ‘Friends’ dizisinin yıldızı Lisa Kudrow, Naird’in eşi rolünde yine kendine özgü tarzıyla geliyor karşımıza. Rolün tam da onun için yazıldığını hissediyorsunuz.

Bütçesinin büyüklüğü, geniş ekran sinema duygusu, özel efektleri ve özenli prodüksiyon tasarımıyla pek belli etmiyor ama ‘Space Force’, Steve Carell’in daha önce oynadığı ‘Office’ gibi bir işyeri komedisi aslında… Ama ‘Office’ kadar uzun soluklu bir dizi olması için özellikle komedi konusunda Carrell ve Malkovich ikilisinin desteğe ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. İlk sezon senaryoları ve alt metinleriyle kendini kurtarıyor; ama ikinci sezona yeni karakterler ve daha iyi yan öyküler gerekiyor sanki… Naird’in eşi Maggie ile yaşadıkları dışında ilk sezon, yan öyküler açısından bana çok parlak gelmedi. Ama komedi türüyle yakın gelecekteki uzay çalışmalarını birleştirme açısından kayda değer bir iş var ortada.

6.5 /10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!