Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


İtalyan yapımı ‘Onca Yoksulluk Varken’ (La vita davanti a sé – The Life Ahead), Fransız edebiyatçı Romain Gary’nin Emile Ajar mahlasıyla yazdığı 1975 tarihli ‘La vie devant soi’ adlı çok satan romanından yapılan yeni bir uyarlama… Yayımlandığı yıl Fransa’nın en prestijli edebiyat ödüllerinden Goncourt’u kazanan ve Türkiye’de ‘Onca Yoksulluk Varken’ adıyla okurlarla buluşan roman, ilk olarak 1977’de ‘Madame Rosa’ adıyla sinemaya uyarlanmıştı. Başrolünde Fransız sinemasının yıldızlarından Simone Signoret’nin oynadığı filmin yönetmeni İsrailli Moshé Mizrahi’ydi. Yabancı dilde en iyi film Oscar’ını kazanmış, Signoret’ye en iyi kadın oyuncu dalında Cesar ödülünü getirmişti. Roman sonraki yıllarda bir kez televizyona, bir kez de tiyatro sahnesine aktarıldı.

Ünlü İtalyan yapımcı Carlo Ponti ve efsane yıldız Sophia Loren’in oğlu Edoardo Ponti’nin yönettiği 2020 yapımı ‘Onca Yoksulluk Varken’, 1977 tarihli ilk filme oranla çok daha serbest bir uyarlama... ‘Gomorra’ (2008) ve ‘Dogman’ (2018) gibi senaryolarıyla tanıdığımız Ugo Chiti’nin uyarlamasında olaylar günümüzde geçiyor ve mekân Paris’ten İtalya’nın Bari şehrine taşınıyor. Ayrıca, hikâyenin akışı ve karakterler açısından da önemli farklılıklar var ama romanın özünün çok büyük bir değişikliğe uğradığını söylemek zor.

1977 tarihli ilk film, Arap-İsrail çatışması üzerinden yorumlanmış, barışçı alt metinleriyle ses getirmişti. Netflix yapımı yeni film, Yahudi soykırımından günümüzün mülteci sorununa uzanan bir hat üzerinden gelişiyor.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Auschwitz’den kurtulan Madame Rosa (Sophia Loren) ile 12 yaşındaki Senegalli Müslüman yetim Momo’nun (Ibrahima Gueye) hayatı, pazar yerinde kesişir. Özellikle Madame Rosa açısından talihsiz bir karşılaşmadır bu… Ne var ki, Momo’yu gözetimi altında tutan ve Madame Rosa’yı yakından tanıyan Doktor Cohen (Renato Carpentieri), bu karşılaşmayı fırsat bilip onları bir araya getirmek ister. Madame Rosa, evinde seks işçilerinin çocuklarına bakarak geçimini sağlayan yaşlı bir kadındır. Kendisi de eski bir seks işçisidir… Doktor Cohen, Momo’ya bakması için onu ikna etmeye çalışır. Madame Rosa önce reddeder ama sonra yüksek bir ücret karşılığında Momo’yu kabul eder.

Doktor Cohen, Madame Rosa’nın bir anne figürü olarak Momo’ya iyi geleceğini düşünse de işler tahmin ettiği gibi gelişmez. İkisi de önyargılarını aşmakta zorlanır. Momo, yola gelmesi zor, bildiğini okuyan, huysuz ve inatçı bir çocuktur. Evde kalan diğer çocuk Iosif’e (Iosif Diego Pirvu) kötü davranır. Üstelik, para kazanmak için mahallenin uyuşturucu patronuyla (Massimiliano Rossi) irtibata geçmiştir. Kontrol edilmesi zor Momo ile ne yapacağını bilemeyen Rosa’nın sağlık sorunları gün geçtikçe artar…

‘Onca Yoksulluk Varken’ travmalar ve büyük acıların birleştirdiği; toplumun uç sınırlarında yaşayan, yoksul, fahişe, mülteci diye ötekileştirilmiş insanlar üzerine bir film… Hikâye alışageldik bir dostluk öyküsü ya da kendini iyi hisset filmindeki gibi gelişmiyor. Madame Rosa ile Momo’yu tartışmalar, çatışmalar, sözler, diyaloglar değil çok daha derinlerdeki acılar birleştiriyor.

Momo’yu nasihatler, ahlak dersleri, uyarılar ya da cezalar değil; gördüğü karşılıksız sevgi ve ilgi değiştiriyor. Filmin belki en etkileyici yanı, kısacık hayatında ağır deneyimler yaşamış Momo’nun Madame Rosa’nın kalbindeki acıyı hissettikçe ona daha çok yakınlaşması ve içindeki o büyük sevginin açığa çıkması…

Aslına bakarsanız, Momo, uyuşturucu patronundan da ilgi ve yakınlık görüyor. Adam ona kötü davranmıyor. Hatta bir keresinde arkadaşlarıyla eğlenirken onu da alıyor yanına. Momo gibi yalnız ve yetim bir çocuk için kuşkusuz çok önemli hareketler bunlar… Üstelik özgürlüğüne düşkün biri olarak para kazanmak da hoşuna gidiyor… Dolayısıyla, belirli bir noktadan sonra kritik bir seçim aşamasına geliyor.

Hikâyenin dikkat çekici yanı, film boyunca Momo’yu aniden değiştiren özel bir olay olmaması… Belirli bir noktadan sonra, Momo’nun içinde en başından beri hep sevgi olduğunu hissediyoruz. Çünkü anne sevgisini görmüş yaşamış bir çocuk o… Neyin iyi neyin kötü olduğunu kimseden öğrenmesine gerek kalmadan ayırt edebilecek biri aynı zamanda… ‘Peki, neyi öğreniyor, nasıl bir değişim geçiriyor?’ derseniz, insanları severek ve özveri göstererek özgürleşebileceğini anlıyor.

Bu arada, Madame Rosa ile birlikte Momo’nun hayatına giren iki önemli insanı unutmamak gerek. İlki hoşgörüsü, sabrı ve sakinliğiyle Momo için güvenilir bir liman olmayı başaran Hamil Bey (Babak Karimi). İkincisi ise Momo’yu hiç yargılamayan trans seks işçisi komşu Lola (Abril Zamora)

Madame Rosa’nın huzur bulmak ya da düşünmek için gittiği bodrumu da unutmamak gerek. Soykırımdan habersiz olan Momo, o mekânın Rosa için ne ifade ettiğini belki anlamıyor ama önemini sezebiliyor. Orada kendini rahat hissettiğini biliyor. Tam da burada soykırımdan önceki mutlu çocukluk günlerinin ve kaybettiği ailesinin simgesi olan o kır evi fotoğrafını unutmayalım.…

‘Onca Yoksulluk Varken’ altan alta anne sevgisi özlemi üzerine bir öykü aynı zamanda… Momo ve Madame Rosa’nın ortak özelliği, erken yaşta ailesiz kalmış olmaları… Ama ikisi de yalnız değil çünkü aile sonuçta sadece kan bağıyla ilgili değil. Film bittiğinde, herkes için belirleyici olanın birkaç insanın sevgisi olduğunu anlıyoruz.

‘Between Strangers’ (2002), ‘Coming & Going’ (2011) gibi filmleriyle tanınan yönetmen Edoardo Ponti’nin, birçok inceliği gözden kaçırmayan bir filme imza attığını düşünüyorum. Ama 1977 tarihli ilk uyarlamaya oranla daha yumuşak ve duygusal bir film çektiği kesin. Romana daha sadık olan ilk film, belleğimde daha gerçekçi, karanlık ve hüzünlü yanlarıyla öne çıkıyor. Açıkçası hikâye olarak da ilk filmin daha iyi olduğunu düşünüyorum.

Ponti’nin yorumu daha aydınlık ve canlı... Momo’nun uyuşturucu satıcılığı üzerinden filme, hızlı kurgulanmış sahnelerle dinamizm eklenmesi açıkçası bana biraz zorlama ve gereksiz bir kenar süsü gibi geldi. Ponti, film boyunca Amerikan tarzı anlatıma yakın duruyor. Ponti’nin Avrupa kökenli olsa da sinema eğitimini ABD’de almasının kuşkusuz bunda büyük payı var. Romain Gary’nin romanı bence daha Avrupa tarzı bir sinemaya gereksinim duyuyor.

Ponti’nin görüntü yönetmeni Angus Hudson ile seyircinin kendini iyi hissedebileceği bir görsel yapı kurmayı hedeflediği belli… Güney İtalya’da Adriyatik kıyısındaki Bari, rengarenk, sıcak, hayat dolu bir Akdeniz şehri olarak tasvir ediliyor filmde. Hatta bu renk paleti nedeniyle kenar mahalle duygusu yeterince iyi ortaya çıkmıyor… Ponti ara sıra denizi göstererek filmi ferahlatıyor. Özellikle şehir manzaralarını gösteren kadrajlarda öyle güzel renkler var ki orada olmak istiyorsunuz. Dış çekimler içeren sahnelerin çoğunda canlı bir sarı ışık var… Tüm bu görüntü çalışması, Madame Rosa ile Momo’nun karanlık anılarının hüznüne, acısına karşılık hayatın sürekliğine, enerjisine vurgu yapıyor.

Oğlu Edoardo Ponti’nin yönettiği filmde İtalyan sinemasının efsane yıldızı Sophia Loren’in Madame Rosa’da gayet etkileyici ve başarılı bir performans gösterdiğini belirtelim. 2010’da oynadığı bir İtalyan televizyon yapımından sonra ilk kez uzun bir film için kamera karşısına geçen Loren filme kişisel damgasını vuruyor, artı değer katıyor. Momo’daki genç oyuncu Ibrahima Gueye de üstüne düşeni yapıyor… ‘Bir Ayrılık’, ‘Satıcı’ gibi Asghar Farhadi filmlerinden hatırladığımız Babak Karimi’nin Hamil Bey’de filme önemli bir katkı yaptığını söyleyelim.

Pandemi süreci olmasaydı önce sinemalarda sonra çevrimiçi olarak gösterime girmesi planlanan ‘Onca Yoksulluk Varken’, 13 Kasım’dan beri Netflix’te gösterimde… Sinema salonlarının bir kez daha kapandığı ve ne zaman açılacağının belli olmadığı şu günlerde yeni bir film seyretmek isteyenlere önerebilirim.

6.5/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00