Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

2020 yılında, Sundance ve Berlin festivallerinde önemli ödüller kazanan filmlerden biriydi ‘Asla Nadiren Bazen Her Zaman’ (Never Rarely Sometimes Always)Oscar ödülleri için de adı geçiyordu ama tek dalda dahi aday olamamasına açıkçası pek şaşırmadım. Çünkü Akademi’nin geneli için biraz soğuk, sert ve zor bir film olduğunu düşünüyorum. Yıllar önce benzer bir kürtaj öyküsü anlatan 2007 Romanya yapımı ‘4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’ün de Akademi tarafından görmezlikten gelindiğini hatırlamak gerek.

Romen filmi, komünist rejim döneminde yasadışı yoldan kürtaj olmaya çalışan genç bir kadın ve arkadaşının hikâyesi üzerine kurulu çarpıcı bir gerilimdi. Günümüz ABD’sinde geçen ve yasal yoldan kürtaj olmak için şehir değiştiren iki liseli kıza odaklanan ‘Asla Nadiren Bazen Her Zaman’ın da rahatsız edici bir film olduğu kesin…

İlk iki uzun filmi ‘It Felt Like Love’ (2013) ve ‘Beach Rats’ (2017) ile adını duyuran Amerikalı yönetmen Eliza Hittman, senaryosunu da yazdığı ‘Asla Nadiren Bazen Her Zaman’da 3-4 günlük bir sürece odaklanıyor; kamerasıyla 17 yaşındaki lise öğrencisi Autumn’un (Sidney Flanigan) peşine takılıyor. Pennsylvania sınırları içinde ebeveyn onayı olmadan kendi rızasıyla kürtaj yaptıramayacağını anlayan Autumn, kuzeni Skylar’la (Talia Ryder) birlikte otobüsle New York’un yolunu tutuyor.

Eliza Hittman, film boyunca bebeğin babasının kim olduğuna dair kesin bilgi vermiyor ve ana karakteri Autumn’un geçmişte yaşadıklarının ayrıntılarına girmiyor. Ama bazı sahnelerde öyle şeyler hissettiriyor ki, ‘Asla Nadiren Bazen Her Zaman’, Autumn’un üstüne kâbus gibi çöken erkek iktidarına dair sarsıcı bir filme dönüşüyor.

Aslına bakarsanız, filmin Autumn’un geçmişte yaşadıklarına dair yeterince ipucu verdiği söylenebilir. Özellikle de filme adını veren sahnede… New York’taki klinikte sosyal hizmet görevlisinin, Autumn’a erkeklerle yaşadığı ilişkiler üzerine sorular sorduğu ve ‘asla’, ‘nadiren’, ‘bazen’, ‘her zaman’ diye yanıtlar vermesini istediği sahnede film adeta başka bir boyuta geçiyor. Autumn’un olay öncesinde yaşadığı ve yaşamakta olduğu travmaları, acıları derinden hissettiriyor. Yönetmen Eliza Hittman’ın kamerasını Autumn’un yüzüne kilitlediği, en az 4-5 dakikalık tek plan olarak çektiği çarpıcı ve etkileyici bir sahne bu…

Filmin ilk 10-15 dakikasının da Autumn’un geçmiş öyküsü hakkında yeterince fikir verdiğini düşünüyorum. Autumn lisedeki yetenek şovunda sahnede şarkı söylerken, bir erkek öğrenci hiç çekinmeden ona yüksek sesle hakaret edebiliyor mesela... Aynı gün ailesiyle restoranda yemek yerken erkek arsızlığının her türlüsüyle sarılmış olduğunu görüyoruz. Autumn’u evde ailesiyle birlikte gördüğümüz anlarda ise annesinin sevgi ve ilgisine rağmen huzursuz edici şeyler hissediyoruz. Dolayısıyla, tüm bu sahneleri birbirine bağladığımızda, Autumn’un nasıl bir çevrede yaşadığını anlıyor ve geçmiş öyküsünü üç aşağı beş yukarı çıkarabiliyoruz.

Geçmişte yaşadıklarını sadece hissettirmeyi tercih eden Eliza Hittman, Autumn’un yaşadığı süreci ise nerdeyse belgesel tarzında detaylı ve gerçekçi şekilde anlatıyor. Gittiği sağlık kurumlarında esneklikten uzak bir bürokrasiyle karşılaşıyor. Duygusal anlamda hassas olduğu anlarda kürtaj karşıtı bir video seyretmek zorunda kalıyor ve New York’taki sokak gösterilerinde, dinsel inançları nedeniyle başkalarının hayatına müdahale etmeye hazır insanların varlığını fark ediyor. Hamilelik süresiyle ilgili olarak farklı kliniklerde farklı sonuçlar almasına ve beklemediği gelişmelerle karşılaşmasına rağmen serinkanlılığını hep koruyor.

Tam da burada, ‘Asla Nadiren Bazen Her Zaman’ın melodram formatından özellikle uzak durduğunu söylemem gerek. Yönetmenin derdi bizi üzmek, seyircinin kendini kötü hissetmesi değil. Autumn çözüm odaklı, sabırlı bir kız. Onda karşısına çıkacak sorunları aşacak bir güç olduğunu hissediyoruz. Yönetmen Eliza Hittman, Autumn’u zayıf bir kurban olarak değil, hayatın zorluklarıyla baş edecek güçlü bir genç kız olarak tasvir ediyor. Finale doğru yemek yedikleri sahnede yüzünde ilk kez beliren içten gülümsemeler, filmin aydınlık yanının altını çiziyor. Ama tüm bunlar onun hayatını saran erkek zorbalığından nefret etmemize engel değil tabi ki…

Eliza Hittman, Autumn ve Skylar’ın hayatlarını saran eril iktidarın çirkinliğini film boyunca bize hiç unutturmuyor. Otobüste Skylar ile ısrarla iletişim kurmaya çalışan genç gerçekten iyi düşünülüp yazılmış bir karakter. Israrcılık ve ‘yardımseverliğin’ psikolojik tacize nasıl dönüşebileceğini gösteriyor bize. Çalışırken güler yüzlü ve cana yakın biri olan Skylar’ı ısrarla partiye çağıran market müşterisini de unutmamak gerek.

Erkeklere karşı kadın dayanışması, filmin temalarından biri. Autumn, gittiği kliniklerde bu dayanışmayı hissediyor ama Skylar dışında kimseye güvenmiyor. Autumn ile Skylar arasındaki sevgi ve dayanışma, filmin en umut verici yanlarından biri… Aralarında öyle bir bağ var ki birçok sahnede hiç konuşmadan anlaştıklarını görüyoruz. Kaldı ki, diyalog ağırlıklı bir film değil ‘Asla Nadiren Bazen Her Zaman’. Autumn mümkün olduğunca az konuşan, sessiz bir ana karakter.

Eliza Hittman da bütün filmi bu sessizlik üzerinden inşa ediyor. Autumn’un hamile kalma sürecini neden – sonuç ilişkileriyle değerlendirip karakter hakkında karar vermek isteyen seyircilere hiçbir alan açmıyor. Çünkü onu yargılamamızı değil anlamamızı istiyor. Autumn’un New York’ta geçireceği süre için klinikteki görevliden yardım istememesi, bu noktada bence daha da anlam kazanıyor. Belki yardıma ihtiyacı var ama etrafında ona çocuk gözüyle bakıp akıl verecek, merhamet duyacak ve acıyacak hiç kimseyi istemediği çok belli. Yaşadığı bu ağır deneyimde Skylar’dan başka kimseye tahammül edemediğini anlamak zor değil.

Eliza Hittman, Autumn’u ilk kez okuldaki yetenek şovunda uzaktan genel planda çekiyor. Şarkı söylerken sahnede savunmasız, kırılgan bir ergenden farksız duruyor. Sonraki sahnelerde kamera ona giderek yaklaşıyor ve Hittman, film boyunca Autumn’un yakın planlarından vazgeçmiyor. Hareketli kamerasını genelde Dardenne Kardeşler gibi ana karakterini yakın plandan görüntülemek için kullanıyor. Sidney Flanigan’ın minimal oyunculuğunun da katkısıyla karakterle duygusal bağ kurmamıza yol açan bir anlatım tekniği bu…

Eliza Hittman ve görüntü yönetmen Hélène Louvart, Autumn’un hayatındaki hiçbir şeyi olduğundan daha güzel göstermek için çaba göstermiyorlar. Son dönemlerde hiçbir Amerikan filminde bu kadar süssüz, sade ve gerçekçi bir görüntü yönetimiyle karşılaştığımı hatırlamıyorum. Aslında Avrupalıların kullandığı bir tarzdır ama Amerikan ekolü genelde kasveti ve çirkinliği stilize etmeye çalışır. Bu filmde ise aydınlatma olabildiğince gerçekçi, sade; renkler cansız. Ayrıca tüm mekân seçimleri filmin ruhuna uygun, gerçekçi bir yaklaşımdan izler taşıyor; ‘şıklık’tan uzak duruyor ve ana karakterin iç dünyasındaki sıkıntıyı yansıtıyor.

Hittman’ın gerçekçi tarzı nedeniyle simge kullandığı pek söylenemez ama Autumn ve Skylar’ın yolculuk boyunca gittikleri her yere taşıdıkları valiz, bir noktadan sonra yaşadıkları tüm zorlukları yansıtan somut, gerçekçi bir simgeye dönüşüyor; filmin unutulmaz resimlerinden biri haline geliyor.

‘Asla Nadiren Bazen Her Zaman’, insanın içini buran, keyfini kaçıran ama umutsuzluğa yer vermeyen bir film. Sinemasal olarak da her şeyiyle sağlam ve etkili olduğunu düşünüyorum. BeinConnect’te seyredebilirsiniz.

8/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00