Cezaevinde bozuk düzen
Orhan Kemal’in aynı adlı eserinden uyarlanan ‘72. Koğuş’, 1940’lı yıllar Türkiye’sindeki bir cezaevinden insan manzaraları sunuyor
Yavuz Bingöl ve Kerem Alışık’ın yapımcılığında hayata geçirilen “72. Koğuş”, yoksul mahkûmların sefaletini, Kaptan’ın (Yavuz Bingöl) yaşadığı platonik aşkı, cezaevindeki bozuk düzeni, kadınlar koğuşundaki Fatma’nın (Hülya Avşar) var olma savaşını sert ve yer yer rahatsız edici bir tarzda anlatıyor.
Film, 1940’lı yıllarda dünyada ve Türkiye’de yaşananları, seyirciye yansıtmak konusunda ise nedense pek istekli değil. Oysa kitapta “içerisi”, dışarıda yaşananları küçük ölçekte yansıtan bir mekândır. Filmde ise kötülerin çok kötü, iyilerin çok iyi olduğu bir dünya söz konusu. Bu da dramatik çatışmaları zayıflatıyor, karakterleri psikolojik derinlikten mahrum bırakıyor. Farklı üsluplara sahip oyuncular, Hülya Avşar hariç, genelde abartılı kompozisyonlarla çıkıyorlar karşımıza. Yönetmen Murat Saraçoğlu’nun müziği çok üst seviyeden kullanarak, sürekli dramatik zirve anları yakalamaya çalışması da, bence filmin aleyhine çalışıyor. Batı’da bu tarz dram filmlerinde, müziği bu kadar baskın kullanan yönetmen pek yok artık.
“72. Koğuş”, bence bütün iyi niyetine, görüntü ve prodüksiyon kalitesine rağmen abartılı olmaktan kurtulamayan, dramatik ve duygusal aşırılıkların peşine düşmüş bir film.
Bana kaderimin bir oyunu mu bu
Matt Damon ve Emily Blunt’ı buluşturan “Kader Ajanları” (The Adjustment Bureau), aşklarıyla kadere meydan okuyan bir çiftin öyküsünü fantastik bir dille anlatıyor
AFİŞİNDEKİ aksiyon motiflerine bakmayın, “Kader Ajanları” özünde fantastik bir aşk filmi. Ama bir aşk hikâyesinin, fantastik sinemanın imkânlarıyla buluştuğu “Zaman Yolcusunun Karısı”, “Kate and Leopold” , “The Fountain” gibi filmlerin izinden gittiği de söylenemez. Öyküsü ve görselliğiyle, kendi kulvarını açmaya çalışan bir film bu. Her şey, görür görmez birbirlerinden etkilenen bir çift ve onların birleşmesine, daha da önemlisi âşık olmalarına engel olmak isteyen bir “büro”yla ilgili. David Norris (Matt Damon) ABD senatosuna girmek üzere olan, genç ve hırslı bir politikacı. Elise Sellas (Emily Blunt) ise bir bale sanatçısı. Karşılarında ise “yukarı”yla bağlantılı, organize, esrarengiz, “kafkaesk” sıfatına cuk oturan bir büro var.
Bilimkurgu edebiyatının en büyük kalemlerinden biri olarak kabul edilen Philip K. Dick’in kısa bir öyküsünden uyarlanan film, ünlü yazarın karanlık ve karamsar dünyasının özünü değil, sadece şeklini yansıtıyor. Film kaderciliğe karşı bireyin özgür iradesini savunur gibi görünse de, pembe dizi tarzında “aşk ilahi planları bile altüst edecek kadar güçlü bir duygudur” cümlesinin ötesine geçmiyor.
“Kader Ajanları”nı çekici ve seyredilir kılan özelliği görsel atmosferi. New York, yönetmen George Nolfi’nin ellerinde gizemli, karanlık bir şehre dönüşüyor. Büro’nun, Manhattan’daki o büyük binaların gölgeli karanlığında büyük bir organizma gibi varlığını gizlice sürdürmesi, gerçekten etkileyici. Yeraltı dehlizleri, gizli geçitler, izbe sokaklar bir yana; şehir, bütün binaları, koridorları ve kapılarıyla Büro’nun da varlığını sürdürdüğü paralel bir evreni gizliyor içinde. Filmin en hoş yanlarından biri de bürokrasi ironisi. Olayları Büro’nun cephesinden izlemek eğlenceli. Özellikle aşkı engellemeye çalıştıkları bölüm çok hoş. “Alınyazı”larının izlenebildiği ekranlı defterler de ilginç. Matt Damon ciddi bir politikacıyı oynamanın dezavantajlarını yaşarken, Emily Blunt, canlandırdığı şirin karakterle filme bir romantik komedi havası getiriyor. “Kader Ajanları”, öyküsünün akışı, görselliği ve ironisiyle seyri zevkli bir film. Ama sakın derinlik aramayın.