Trier'in kıyamet 'melankoli'si
DANİMARKALI yönetmen Lars von Trier‘in “Melancholia“sı bir kısım yerli ve yabancı eleştirmen tarafından derin bir hayranlıkla karşılandı, çeşitli ödüller kazandı. Son yıllarda örneklerini görmeye alıştığımız türden bir “kıyamet” filmi bu... Kuşkusuz, Trier’in aksiyonla, macerayla ilgisi yok. Kendisini üç dört kişi arasında geçen bir dram ve büyük bir alanın ortasına kurulmuş bir malikâneyle sınırlıyor.
Hollywood’un özellikle felaket filmlerindeki klasik numarasını o da kullanıyor: Önce karakterlerini tanıtıyor, sonra da onları “kıyamet” tehlikesiyle yüz yüze getiriyor. İlk bölümde kendi düğününde yaptıklarıyla bizi sürekli şaşırtan Justine‘i, (Kirsten Dunst) ve onun tuhaflıklarıyla baş etmeye çalışan kız kardeşi Claire‘i (Charlotte Gainsbourg) ile Claire’in kocası John‘u (Kiefer Sutherland) tanıyoruz. Bu bölümde, anne (Charlotte Rampling) karakteri de önemli. Kızıyla birlikte, düğün boyunca akıllara seza işlere imza atıyorlar. Anne kız tam da Trier’in bayıldığı karakterler.
Malum Trier, aklı başında, uyumlu, dengeli, toplumsal değerleri temsil eden karakterleri pek sevmez. İnançlı ya da inançsız, toplumu umursamayan, kendine özgü ahlaki değerlere sahip, Tanrı’dan başka hiç kimseye hesap vermekten hoşlanmayan, ruhları arızalı insanları sever. Trier, bu filmdeki gibi bir kıyamet alameti belirdiğinde, Claire ve John gibi normal zamanda düzgün, aklı başında görünen insanların ölümle yüzleşemeyeceğini, onların içlerindeki korkuyla zaten sürekli bir ölümü yaşadığını ima ediyor. Deli ve “ahlaksız” gibi görünen çılgın Justine ise çok daha metanetli, mağrur duruyor yaklaşan kıyamet tehlikesi karşısında... Özetle, Trier’in “Melancholia”da iki saati aşkın bir süre boyunca bize anlatmaya çalıştığı şey, Hollywood felaket filmlerindeki gibi “Kıyamet anı geldiğinde ak koyun kara koyun ortaya çıkacak” meselesi aslında.
BAZI KARAKTERLER SIĞ VE KLİŞE
Trier, kıyameti adeta estetize ettiği, dinsel bir tabloya dönüştürdüğü o son karede, bir bakıma seyirciye de soruyor, o ana hazırlık olup olmadığını. Zaten, açılış sahnesinde ruhani boyutta bir “kıyamet estetiği” var ki, görülmeye değer. Trier, bu sahnede bütün hikâyeyi çok yüksek hızda çekilmiş yani ultra slow motion (yavaşlatılmış hareket) efekti ve müzikle desteklediği tablo güzelliğindeki kadrajlarla özetliyor. Seyirciyi tavlayan bu harika sahnenin ardından alıştığımız Trier tarzı başlıyor: Geniş ekranda oyuncuları çok yakından takip eden, sallanan, mide bulandıran bir kamera ve düzensiz, sıçramalı (jump cut) bir montaj... Bu filme hayranlık duyulmasının kuşkusuz anlaşılır tarafları var. Trier, meseleye uzayı da dahil eden o kıyamet metafiziği ve felsefi bilimkurgu ciddiyetiyle sizi alıp götürebilir. Özellikle ilk anlardan kendinizi kaptırırsanız...
Ne var ki, benim için bazı inandırıcılık sorunları var. Justine gibi uyumsuz, sıra dışı bir karakterin, hiyerarşik bir reklam ajansında başarılı olacağına inanmak kolay değil. Ajans patronu (Stellan Skarsgard) da 70’li yılların Yeşilçam filmlerindeki kötü kalpli reklamcı tiplerini hatırlatıyor. Bu filmde Justine’in karşısında önemli bir karakter daha gerekiyordu belki. Claire ve kocası John, konformizmi ve korkaklığı simgeleyen halleriyle çok zayıf ve klişe kalıyorlar... Sonuç olarak karar sizin! Bir yanda filmi çok beğenenler, bir yanda da benim gibi, perdede olup biteni sıradan bulan ve karakterlere ikna olmayanlar duruyor.