Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Zeki Demirkubuz‘un yeni filmi “Yeraltı”, Dostoyevski‘nin “Yeraltından Notlar”ının (1864) serbest bir uyarlaması. Romana “Hasta biriyim ben...” diye başlayan, memurluktan ayrılıp inzivaya çekilmiş 40 yaşındaki anlatıcı, ilk bölümde uzun uzun insan doğası üzerine bugün çoğumuza tuhaf gelecek, ezber bozan fikirleri dillendirir. İkinci bölümde ise, 24 yaşındayken biri subay 4 arkadaşıyla çıktığı bir yemekte yaşadığı utanç verici olayları ve bir fahişeyle ilişkisini anlatır. Bir de burnundan kıl aldırmayan mağrur uşağı vardır. Subay arkadaşının kibri ile uşağın gururundan nefret eder.

        Demirkubuz’un Ankara’da geçen “Yeraltı”sında uşak, kibirli bir gündelikçi kadına (Nihal Yalçın) dönüşüyor. Romandan bağımsız olarak filme eklenen bu yan hikâyede, gündelikçi Türkan’ın hiç görmediğimiz yatalak komşu ve memur Muharrem’le (Engin Günaydın) olan çatışmalı, tuhaf ilişkisi anlatılıyor ki bu tek başına bir filme bedel, çok anlamlı ve önemli bir yan öykü. Anahtar nitelik taşıyan fahişe (Nergis Öztürk) öyküsüyle de birleşince filmin en güçlü yanını oluşturuyor. Ayrıca, Muharrem’in ulumaya başlaması, neredeyse silahı haline gelen patatesine olan bağlılığı, fahişeye hırlaması, koku takıntısı gibi ayrıntılar da önemli. Bunlar filmde sevdiklerim...

        OKUL ARKADAŞLARI ‘ESKİ SOLCU’ OLMUŞ

        Sevmediğim şeylerin başında ise romandaki okul arkadaşlarının “eski solcu çevre”ye, subay Zverkov karakterinin ise ödül kazanan bir yazara dönüştürülmesi geliyor. Derdim, romana sadakat ya da “solcuları koruyalım” hissiyatı değil.

        Romanda ergenlik çağında aşağılanmanın öfkesi, toplum baskısı, erkeklik, korku, “horozlanma” meseleleri vardır. Burada ise sahte solculuk, kibirli aydın gibi motifler kullanılıyor. Bir de, sessiz çoğunluğun sanatçılara dair hep söylediği “Ya bunlar zaten hep çalıp çırpmaz mı?” fikri var ki bunların sadece romanda değil filmde anlatılmak istenen asıl meselelere de pek uymadığını düşünüyorum. O asıl meseleler ne derseniz, ilk kez bir Demirkubuz filminde zaten açık açık dile getirildiklerini görüyorsunuz. Arkadaşlık konusunda çektiği söylev, Muharrem’in dış seste söyledikleri... Oysa Demirkubuz filmlerinde ana fikirler böyle açık cümleler olarak karşımıza çıkmazdı. “Masumiyet” ve “Kader”i klasikleştiren, Demirkubuz’un öykülerin anlamını seyirciye açıklama konusundaki kayıtsızlığı değil midir? O kayıtsızlığın gerisinde seyircinin hissiyatına ve saf öykü anlatmaya duyulan inatçı bağlılık yok mudur? Demirkubuz’u, Bresson ve Ozu’ya yaklaştıran bu tür tavırlar değil midir? Demirkubuz, ahlak, vicdan sözcüklerinin belki bir kez bile geçmediği filmlerde, bu değerler üzerine Türk sinemasının en iyi filmlerini çekmemiş midir?

        “Yeraltı”nda ise öykü değil, fikirler ve alıntı yapılacak cümleler öne çıkıyor. Belki de bu yüzden atmosferi, görüntüleri, kadrajları ve montajıyla Demirkubuz’un görsel anlamda en mükemmel filmi. Ayrıca Engin Günaydın başta olmak üzere, tüm kadro akılda kalıcı kompozisyonlar çiziyorlar. Her şey bir yana, Türk sinemasının en iyi yönetmenlerinden biri ve ne çekse gidip seyretmek gerekiyor. Ama kendi adıma sevdiğim, bildiğim Demirkubuz sinemasının değiştiğini görüyor olmaktan rahatsızım. Umarım edebiyat uyarlamalarına bir ara verir ve dünya sinemasında bile benzeri görülmeyen hikâyelerini anlatmayı sürdürür.

        Diğer Yazılar