'Süper beyin' Lucy
Başrolünde Scarlett Johansson’un oynadığı, Luc Besson’un yönettiği “Lucy”, sıradan insanlardan farklı olarak, beyninin yüzde 10’undan fazlasını kullanan ve süper kahramana dönüşen genç bir kadının heyecanlı öyküsünü anlatıyor
LUC Besson sadece yönetmen olarak değil, yapımcı ve senaryo yazarı hanesine yazılan kayda değer ticari başarılarla da tanınan bir isim. Filmlerinin ortak özelliklerinden biri, inandırıcılık ve sahicilik meselesinin hiç önemsenmiyor olmasıdır. Sözgelimi, kötü adamlar yakalanma korkusu olmadan dilediklerini yaparlar. İyiler de akla mantığa sığmaz şekilde adaleti sağlarlar. Amaç seyirciyi deşarj edip rahatlatmaktır. Besson aslında hikâye değil masal anlatıcısıdır ama masallarını gerçekçi, ciddi dramlar gibi çeker.
“Lucy”, bir bilimkurgu olduğu için söz konusu inandırıcılık sorununu kuşkusuz belirli ölçülerde aşıyor. Gerçi kötüler en başından beri yine çok cüretkâr. Mesela Koreli uyuşturucu çetesi iki torba mal için Paris’te bir hastaneyi basıp Fransız devletine meydan okuyabiliyor. Ne var ki, kanına karışan sentetik uyuşturucu nedeniyle sıradan insanlardan farklı olarak beyninin yüzde 10’undan fazlasını kullanan Lucy’nin (Scarlett Johansson) fantastik yetenekleri, tüm mantıksızlıkları unutturuyor. Lucy bir yerden sonra “süper kahraman - süper zekâ karışımı” bir varlığa dönüşüyor, gerçeklikle olan bağlarımızı koparıyor.
FAZLA ZEKÂ DUYGULARI ÖLDÜRÜYOR
Besson “5. Element”te (The Fifth Element - 1997) olduğu gibi bilimkurgu çatısı altına girdiği zaman daha inandırıcı bir yazar olabiliyor. Lucy adlı bir maymunla başladığı filmi, Stanley Kubrick’in bilimkurgu başyapıtı “2001: Uzay Macerası”nı (2001: A Space Odyssey – 1968) hatırlatan iddialı bir finalle bitirebiliyor.
Besson, Morgan Freeman’ın oynadığı Profesör Norman’ın verdiği konferans üzerinden öyküye “bilimsel bir hava” vermeyi ihmal etmiyor. İlk bölümde Lucy’nin başına gelenlerle Norman’ın konuşmalarının paralel olarak kurgulanması öyküye güçlü bir ritim de kazandırıyor. Bilim adamlarının Norman’ın beyinle ilgili teorilerini ciddiye alıp almayacağını kestirmek zor. Beynini yüksek kapasiteyle kullanan Lucy’nin bizi insan yapan özelliklerden giderek uzaklaşıp, duygularını, korkularını kaybetmesi, neredeyse bir tür robota dönüşmesi ilgiye değer bir nokta. Aslında gerçek Lucy’yi pek tanımadığımız için kişilik değişiminin çok iyi işlendiği söylenemez. Kesin olan, Besson’un “fazla zekâ insanı bozar” türünden bir yaklaşımı savunduğu...
KENDİ EVRİM TEORİSİNİ SUNUYOR
“Lucy”de Hollywood filmlerinde olduğu gibi alt metinler, yan öyküler, ana karakterin kendini keşfetme süreci gibi senaryo numaralarını pek aramayın. Besson, her zaman olduğu gibi öyle toplara girmiyor, düz bir öykü anlatıyor. Ama bilimkurgunun hakkını da veriyor. Hatta beynin yüzde yüz kapasiteyle çalışmasının varabileceği son noktayı anlattığı bölümde, bilgisayar-insan buluşmasının olası sonucu ya da “Tek ölçü zamandır” teziyle işi hafiften felsefe yapmaya kadar götürüyor.
Hatta bir anlamda kendi “evrim teorisini” sunduğu bile söylenebilir. “Lucy”, özel efektleri, hareketli kamerası ve hızlı kurgusuyla iyi vakit geçirip, oyalanabileceğiniz bir bilimkurgu aksiyonu. Ama çok da ciddiye alınacak bir film değil. Son olarak, Scarlett Johansson’un bir yıldız olarak filme olan katkısının azımsanamayacağını belirtelim.