Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması

 

“Bölgede hayırlı gelişmeler olabilir…”

Astana Mutabakatı kapsamında Ankara’da 5’inci kez bir araya gelen Üçlü Zirve’nin bitiminde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği yukarıdaki cümle önemliydi.

Cümleyi uzun süredir üzerinde uzlaşı sağlanamayan Anayasa Hazırlık Komitesinin oluşmuş olmasına bağlayanlar olabilir.

Ancak öncesinde yaşanan gelişmeler ve sonrasında gelen açıklamalara bakıldığında meselenin bununla sınırlı olmadığı da görülür.

Çünkü geçmişteki Üçlü Zirvelerin hiçbirinde Ankara’yı bu denli rahatlatan gelişmeler zincirine tanıklık edilmedi.

Örneğin Şam yönetimi her Zirve öncesi İdlib’de yeni bir saldırı geliştirdi veya Ankara’nın sinir uçlarına dokunurcasına PYD ile özerklik görüşmeleri yaptı.

ESAD’IN ADIMLARI

Bu kez ise Üçlü Zirve öncesi yaşananların tam tersi sayılabilecek gelişmelerin kapısı aralandı.

Beşar Esad, önce af ilan etti, silahlı eylemde bulunmuş olanlara ceza indirimi getireceği sözünü verdi.

Dün de çok daha önemli bir adımını attı ve özerklik görüşmeleri yaptığı PYD’yi ve silahlı organları YPG ve SDG’yi “ayrılıkçı terörist örgüt” ilan ederek BM’ye şikayet etti.

Suriye Devlet Başkanlığı Basın Dairesinden yapılan açıklamaya göre de “Esad bu önemli kararlarını, Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev başkanlığındaki heyetin Ankara’daki Üçlü Zirve hakkında bilgilendirmesi sonrasında açıkladı...”

Dikkat çeken bir başka nokta da Basın Dairesi bildirisinde, “Suriye’nin toprak bütünlüğünü bozma gayreti içinde olan ülkelere karşı Rusya’nın çabaları konusunda da bilgilendirildiği” bilgisinin de verilmiş olması.

Şam bu adımlarıyla Fırat’ın doğusunda Türkiye’nin elini ABD’ye karşı rahatlattı.

BİLDİRİDEKİ ÖNEMLİ PARAGRAF

Özellikle de Üçlü Zirve sonrası yayınlanan ve ilk kez bu kadar çok ve net konulan şu ifadeler de gelişmelerin perçini oldu:

“Suriye'nin kuzeydoğusundaki durumu ele almışlar, bu bölgede güvenlik ile istikrarın ancak ülkenin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı temelinde sağlanabileceğini vurgulamışlar ve bu doğrultuda çabalarını koordine etmede anlaşmışlardır.

Bu bağlamda, gayrimeşru özyönetim teşebbüsleri dahil olmak üzere, terörle mücadele kisvesi altında sahada yeni gerçeklikler yaratılmasına dair her türlü girişimi reddetmiş; Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğünü zayıflatmayı amaçlayan ve komşu ülkelerin milli güvenliğini tehdit eden ayrılıkçı gündemlere karşı durma kararlılıklarını ifade etmişlerdir.”

RUHANİ VE PUTİN DESTEĞİ

Buna İran Devlet Başkanı Hasan Ruhani’nin, ABD’yi suçlayıp, “Adana Mutabakatının hayata geçirilmesi endişeleri giderir” cümlesi eklendi.

Putin de desteğini ABD’yi kastederek, “Suriye’nin toprak bütünlüğü için davetsiz gelen devletler ülkeden çıkmalı” açıklamasıyla gösterdi.

Bir süre önce İdlib’de sağlanan mutabakat, bu kez Fırat’ın doğusunda belirdi; üstelik bu kez Şam da aynı cephede yer aldığını ilan etti.

Şimdi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İki hafta içinde eğer ABD ile ortak bölge konusunda uzlaşamazsak planımızı uygularız” sözleri de bu gelişmelerin üzerine konulmalı.

ADANA MUTABAKATINA DÖNÜŞ

Görünen o ki, ilk kez 23 Ocak’ta Rusya Devlet Başkanı Putin tarafından dile getirilen, sonrasında İdlib’de yaşanan gelişmelerle ilerleme sağlanamayan Adana Mutabakatı sürecine geri dönüldü.

Bu da Ankara ile Şam’ın Suriye sahasında DAEŞ sonrasında ilk kez ortak mücadele alanı ve örgütlerini belirlediği anlamına geliyor.

Anımsanırsa Putin o dönemde de bu açıklamayı tam ABD ile güvenli bölge üzerinde uzlaşının arandığı dönemde söylemişti.

Peki, her iki ülkedeki terörist unsurlarla ortak mücadeleyi hedefleyen 1988 tarihli Adana Mutabakatı yeniden hayata geçebilir mi?

MOSKOVA’NIN ARABULUCULUĞU

Bunu söyleyebilmek için biraz erken.

Ama ortada olan bir gerçek var ki Moskova, Ankara ile Şam’ın arasını düzeltmek için gayretini devam ettiriyor.

Bunda epey mesafe aldığını da son üç günlük gelişmeler gösteriyor.

Ankara bu işe nasıl bakıyor derseniz…

Bir süredir muhalefetten ve parti içindeki akil insanlardan Şam ile doğrudan görüşmenin yapılması yönünde baskılar geliyordu.

Ancak bu yöndeki telkin ve adımları, “ihtiyatlı iyimserlik” içinde karşılıyordu; dün ise baştaki kelimeyi atmış gibiydi.

 

***

 

İnsansız güç

Suudi Arabistan’ın milli petrol şirketi Aramco'nun Bekik ve El-Ahsa bölgelerindeki iki fabrikasına saldırılar unutulmuş bir tartışmayı yeniden alevlendirdi.

O da saldırıların gerçekleştirilmesinde kullanılan insansız hava araçları yani dronların ne denli kontrol altında tutulabileceği...

Çünkü caddeye, sokağa bariyer koyarak veya sağlam duvarlar, kapılar yaparak kara saldırıları engellenebiliyor...

Peki ya havadan gelenler nasıl durdurulacak?

Ayrıca Suudi Arabistan’daki saldırıyı gerçekten dronlar mı yaptı?

Yemen’deki Suudi muhalifi grup Hussiler bu denli yüksek kapasiteli silahlı veya silahsız insansız hava araçlarına sahip mi?

Ya da saldırı İHA değil de füze ile gerçekleşmiş olabilir mi?

Soruları yöneltmemin nedeni saldırıların İran ile bağlantılı olduğu yönündeki açıklamalar.

MENZİLİ 150 KM

İran Devlet Başkanı Ruhani de dün Üçlü Zirve sırasında yöneltilen soru üzerine “Biz yapmadık” demedi, “Yemenlilerin kendisine saldırana cevap verme hakkı vardır” dedi.

Tahran’ın silah ambargosunu kaldırıp, desteğini gösterdiği Hussiler, uzun süredir Kasıf-1 ve İran yapımı Ababil-T isimli insansız hava araçlarını kullanıyor.

Ama birbirine benzeyen iki İHA’nın menzili 100-150 kilometre ile sınırlı.

Oysa Yemen’den gelip vurabilmesi için 770 kilometre, Körfez’den ulaşması için de 80 kilometreyi aşması gerekiyor.

Dünyanın en iyi korunan petrol sahaları olarak belirtilen bölgeye, 17 dron nokta atışlı saldırıyı bu denli kolay yapılabilir mi?

Aslında yakın geçmişte Rusya’nın Suriye’de bulunan Lazkiye üssüne de Hayat Tahrir Şam güçleri yoğun dron saldırısında bulunmuş ve çok sayıda savaş uçağına zarar vermeyi başarmıştı.

Ancak buradaki fark, mesafenin uzaklığı…

Bu denli uzak bir mesafeden görülmeden haydi hepsinin de menziline ulaştığını varsayalım en az 17 dron nasıl görünmeden gelebildi?

TEK SİVİL ÜRETİCİ

Soruyu Türkiye’nin tek sivil dron üretici yetkisine sahip Ape Dron Tech. firmasının kurucu ortaklarından Kaan Cevher’e sordum.

Sormamın nedeni de ilk günden, bu zamana kadar dron teknolojisinde geldikleri noktayı bizzat yakından takip etmiş olmam.

Selin Orçunsel, Kadir Atakan Ata ve Çağkan Güneri ve Kaan Cevher önce insan vücudunun hareketine göre komut alan dron üreterek işe başladı.

O noktada durmayıp geliştirdi, başarıları oranında çok yol kat etti ve Türkiye’de sivil üretim yetkisine sahip tek kuruluş olma özelliğine kavuştu.

Bunlar tek üretici ise diğerlerini kim yapıyor derseniz söyleyeyim, onlar sivil değil, askeri amaca dönük olanlar.

Her birinin kendine göre ayrıcalıklı zekası olan dört arkadaşın kurduğu oluşum ise sivil amaca yönelik olanların üretim yetkisine sahip.

O nedenle Kaan Cevher’e sordum…

Kaan Cevher, diğer görüşlerin aksine, bu denli uzun mesafe kat edip, kimseye görünmeden petrol sahasını vurabileceğini belirtti.

Özellikle köpük gövde ve radar sinyal yansıtıcılı boyaya sahip metal dronların çok yükseğe çıkabildiğini, böylece sinyal kesici jammer duvarlarını aşabildiğini söyledi.

Üzerine yarım kilo C4 cinsi patlayıcı konulup, gideceği yer de GPS sistemine işlendiğinde, komut etmeye de gerek kalmayacağını belirtti.

“Bu durumda, 18 bin metre yukarıdan gelip, radar duvarlarını aştıktan sonra kamikaze dalışı yapabilir” dedi.

YILDA 100 BİN DRON

Menzil konusunda söyledikleri de önemliydi:

“Bu niteliğe sahip, yani üzerinde yarım kilo yük bulunan bir dron, bu denli yükseğe çıkıp, 8 saat de uçabilir; pil teknolojisi bunun için yeterli; bu durumda da 700 km yolun daha fazlasını da kat eder.”

Bu aşamada 240 kilometre öteden canlı görüntü alabilen dron sistemi geliştirdiklerini da anımsatıp ekledi:

“Biz kısıtlı imkanlarla bunu yapabiliyorsak, ardında bir devlet gücü olanlar daha fazla harcamayla daha etkilisini üretebilir…”

Peki, böyle bir tehlikeden nasıl korunabiliriz?

Kaan Cevher ASELSAN’ın yeni dron savarının çok etkili olduğunu söyledi.

Verdiği bir bilgi ise beni hayrette bırakırken, Türk halkının dron ya da uçma tutkusunun ne denli yüksek olduğunu da göstermeye yeterdi.

Dedi ki, “Bir yılda 100 bine yakın dron ithalatı gerçekleştirildi. Bunun düğün, dizi film gibi çekimler yapmak için sadece 45 bini kayıt yaptırdı...”

Bu bile durumun ne denli çılgın bir hal aldığını anlamak için yeterli…

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!