Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

TBMM gelecek hafta kuruluşunun 100. yılını kutlayacak.

Meclis Başkanlığı bu yıl için ciddi hazırlık yapmış, uzun süreli kutlama programı çıkarmıştı.

Covid-19 hepsini aldı götürdü...

TBMM Başkanı Mustafa Şentop ile dün sohbet ederken TBMM’nin Haziran başına kadar tatile girdiği bir dönemde 23 Nisan kutlamaları konusunda nasıl bir plan yaptıklarını sordum.

“Maalesef normal bir tören ve oturum ile yetinmek zorunda kalacağız” diye buruk bir ses tonuyla söze girdi, gerisini de şöyle getirdi:

“Normal bir oturum yapmak durumunda kaldık. Salgının bu denli yüksek olduğu bir süreçte oturumun da az katılımla olmasını arzu ediyoruz..."

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TBMM’deki özel oturuma bu kez katılmayacağını da açıklayan Şentop, kutlama resepsiyonunun da Eylül ayına ötelendiğini anımsattı.

LİDERLERE ÇAĞRI

“Parlamentodaki törene siyasi partilerimizin genel başkanları da katılmazsa iyi olur” deyip devam etti:

“Zor bir dönemden geçtik, Allah'a çok şükür milletvekillerimiz arasında hiç Covid-19 vakasına rastlanmadı. 23 Nisan özel oturumunu da az katılımla yaparsak riski genişletmemiş oluruz. O nedenle siyasi parti genel başkanlarımız gelmezse, milletvekillerimizin katılımı da düşük kalır. Eğer gelirlerse ister istemez yükseliyor. Amacımız milletvekillerimizi korumak ama bir diğer açıdan da topluma vereceğimiz görüntü önemli. Bunu başaracağız...”

HEP BİRLİKTE BALKONDA İSTİKLAL MARŞI OKUMAYA

Şentop, herkesi TBMM’nin kuruluşunun 100. yılında, 23 Nisan akşamı saat 21.00'de hep beraber İstiklal Marşı’nı okumaya da davet etti.

Covid-19’un yaygın olduğu günlerde TBMM’de infaz ve ekonomik paket çalışmalarını yakından izlemiş birisi olarak şunu söylemeliyim, TBMM personeli, polisinden, idari kadrosuna kadar iyi çalıştı; bir an olsun maskesiz ve dezenfektansız bir kişi bırakmadı.

Maskesiz olanları da kibarca uyardı.

Mimikleri engellediği için maske kulis sohbetlerinin keyfini eskisi gibi vermese de unutkanlık dışında ihlal edene de çok rastlanmadı.

Zaten kavaslar ve görevliler de anında yeni bir maske ve dezenfaktan bırakmaktan geri durmadı.

Özellikle giriş yasağı konusundaki kararlılık, milletvekillerinin de bunu ihlal etmemek için çaba göstermesi önemliydi.

Sonunda 10 gün boyunca sıkıntılı bir sürece rağmen vakasız atlatıldı.

Bu denli yoğun tedbir sonucu anlaşılıyor ki Meclis’te uzun süre dezenfaktanların sinen etanol kokusu hissedilecek...

ÖLÜM İLANLARI

Meclis Başkanı Şentop ile sohbet ederken, bir büyüğümün yolladığı TBMM’nin eski milletvekilleri için gazetelerde çıkan ölüm ilanları ile ilgili derlemesinden söz ettim.

Şunu hemen belirteyim ki, akademisyen kimliği de olan eski milletvekili tanıdığım sağlam bir gazete çalışması yapmış.

TBMM’nin verdiği ölüm ilanlarında ölçü bazı eski milletvekilleri için daha büyük olurken, bazıları standart ölçüde kalmış.

Başkan’a bu ayrımın nedenini sorduğumda şaşırdı, sonra da gerekçesini bildirdi.

Aktardığına göre TBMM standart bir ölçü ve ücret belirlemiş, gazetelere de ödeme hep aynı standart ölçü ve ücret üzerinden yapılmış.

Ancak gazeteler bazı eski milletvekilleri ile olan yakınlıkları veya tanış olmalarını da göz önünde tutarak ilanları büyük vermiş.

Baştan Şentop bunları belirtip devam etti: “Bu gazetenin tutumu, ona bizim müdahale hakkımız yok. Bazen de gazetede sayfa yerlerinde boşluk oluşmuş, bütünlüğü tamamlamak için büyütmüş; yoksa bizim ölçümüz de ilan ödememiz de hep aynı...”

*

BAŞKANIN NOTU: GELENEK DEĞİL Kİ...

TBMM Başkanı Şentop ile sohbetimizdeki 23 Nisan ile ilgili iki ricasını bugün kaleme alınca, yükselen farklı eleştiriler üzerine tekrar aradı.

TBMM'de düzenlenen 23 Nisan görüşmelerinin 1980 öncesinden bugüne kadar seyrini sıralayan bir tablo gönderdi.

TBMM Başkanlığı'nın derlemesine göre;

1982’den önceki yıllarda 23 Nisan görüşmeleri için Genel Kurul hiç özel gündemle toplanmamış.

Özel gündemli toplantı darbe sonrası Danışma Meclisi döneminde, 23 Nisan 1982 ve 23 Nisan 1983 yıllarında yapılmış.

Ancak ertesi yıl, 23 Nisan 1984'de Genel Kurul'da özel gündemli toplantı olmamış.

1985'te yeniden özel gündemli toplantı yapılmış ve 1999 hariç bugüne kadar da Genel Kurul özel gündemli toplanmaya devam etmiş; 1999'da olmamasının nedeni de o yıl genel seçimlerin aynı zamana denk gelmesi.

Özel gündemli toplantıların tekrar başladığı 1985-1987 yılları arasında Cumhurbaşkanı, Genel Kurul'a teşrif etmiş.

Bununla birlikte, 1988'den, 2002 yılına kadar da 23 Nisan görüşme tutanaklarında Cumhurbaşkanı'nın teşrifine ilişkin tek bir kayda rastlanmamış.

Yani 2002 yılı öncesi Cumhurbaşkanı Kenan Evren, 1985-1987 arasında oturumda bulunmuş, öncesi ve 1993'e kadar süren sonrasında hiç katılmamış.

Evren'den 1989'da Cumhurbaşkanlığı görevini devralan Özal ile 1993'te ölümü sonrasında görevi üstlenen Demirel'in özel oturuma katıldığına rastlanmamış.

SEZER, GÜL VE ERDOĞAN

Sezer, Gül ve Erdoğan'ın dönemini kapsayan 2003 -2019 yıllarında ise Cumhurbaşkanları Genel Kurulu teşrif etmiş, ancak konuşma yapmamış.

Bu tabloya bakıp, bunun bir gelenek gibi gösterilmesi ne derece doğru olur takdir okuyucunun.

Pandeminin bütün dünyayı kasıp kavurduğu süreçte, herkese evinde izole olması için sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı bir dönemde önce TBMM'nin buna örnek olması gerekmez mi?

Ayrıca sanılıyor mu ki bu adım liderlere danışılmadan atıldı…

TBMM Başkanı Şentop'u duyarlılığından dolayı takdir edeceğimize, atılan bir taşı çıkarmak için epey çaba sarfedilen bir dönemden geçiyoruz…

BİR NOT DA İLAN İÇİN

TBMM'nin vefat eden eski yeni milletvekilleri için verilen ilanlarla ilgili de Başkan Şentop bir ek not yolladı.

Cumhurbaşkanlığı, TBMM Başkanlığı, Bakanlık gibi görevlerde bulunan eski milletvekillerinin ölümü halinde gazetelere farklı bir ilan boyutu sunuluyormuş.

Sadece ANAP döneminin eski Devlet Bakanı Ahmet Karaevli için verilen vefat ilanında aksaklık olmuş.

Bu hata Başkan'ı da üzmüş...

Son dört günümü virolog, mikrobiyolog, hemotolog, romatolog ve enfeksiyon hastalıklarında hepsi de profesör dostlarımla telefon sohbetinde geçirdim.

Baştan belirteyim ki benim için bu dönem Milli Eğitim’in uyguladığı uzaktan eğitim gibiydi...

Bazıları baştan bu yana aldıkları ilkeyi bozmadı, çok önemli işlere imza atıyor olmalarına karşın isimlerinin yazılmasını istemedi.

Bazıları, “Acaba çok mu konuşuyoruz?” şüphesi içinde davrandı, toplumun sayelerinde tedbir almayı öğrendiğini, önemli bir kamuoyu görevini yerine getirdiklerini, Türkiye’de ölümlü vaka sayısının azlığında çok önemli işlere imza attıklarını söylediğimde bir nebze rahatladı.

Hepsinden aldığım sonucu şu şekilde özetlemem olası ki, salgının pik noktasına ulaşılmasına az kaldı, sonrasında iniş dönemine geçilecek...

Asıl önemli olan da bundan sonraki sürecin nasıl işleyeceği...

Bugüne kadar sözlerini açık bir yüreklilikle, herhangi bir etki veya olumsuzluğu, çıkarı düşünmeden söyleyen Prof. Dr. Alpay Azap ile dün sohbet ederken baktım kendisi de aynı noktaya dikkat çekme gereği duydu...

“Salgının pik noktasına, tepeye çok yakınız. Onun için tedbiri elden bırakmamamız gerekir. Ama bundan sonrası daha önemli...”

GEVŞEMENİN DERECESİ

Prof. Dr. Azap da konuştuğum diğer bilim insanları gibi tepeye varıldıktan sonra tedbirlerde bir parça gevşeme yapılmasından yana...

Bunun nedeni de virüse olan bağışıklığın insan bedeninde oluşmasını sağlamak...

“Sıkının derecesini ayarlamak mümkündü, ama gevşetmenin derecesini nasıl ayarlayacağız?” sorusunu sorup devam etti:

“Örneğin okullar konusunda nasıl bir yol izleyeceğiz; sadece son sınıflar için mi okulları açacağız, yoksa 8-10’uncu sınıflara mı müsadece edeceğiz? Hangi spor dallarında etkinliklere izin vereceğiz? Bütün bunların çok iyi ayarlanması, sıkı tedbir kadar, gevşemenin de çok iyi planlanması gerekir...”

Gevşemeye ihtiyaç olduğunu da Wuhan örneğini göstererek dile getirip ekledi:

“Wuhan’da çok sıkı tedbir uygulandı, herkes de buna sıkı uydu ama virüsten hiç etkilenmeyenlerde bağışıklık gelişmediği için sokağa çıktıklarında hemen etkilendiler, bu da ikinci dalgayı yarattı...”

Sağlık sisteminin tolere ettiği kadar vakaya izin tanıyacak bir gevşeme yapılması gerektiğinin de altını çizdi.

COVİD-20, 21, 22, 23 SERİLERİ GELECEK

Virüsü izole eden, genetik haritasını çıkaran ve üzerinde çalışmalarını sürdüren bilim insanları ile de sohbet ettim.

Aldığım bilgi şu ki genetik haritasına bakıldığında, geçmişte karşılaşılan SARS, MERS ile aynı gruptan ama farklı bir yapıya sahip.

Ancak, omurgası Covid-19’a kadar bir değişiklik göstermemiş.

“GENOM, yani kökenini çıkarınca ayak izlerini de takip etmemiz kolaylaştı” bilgisini verip şu önemli bilgiyi aktardılar:

“Covid-19 geçmişten gelen genetik haritasında benzerlikler olan, iskeleti aynı bir virüs. Dolayısıyla bağışıklık kazanmalı ki yarın Covid-20, Covid-21 ile de karşılaşma olasılığı var. Ona karşı bünye kendi direncini yaratmış olsun. Ama uzun vadeyle ve güçlü miktarda virüse de mazur kalınmamalı. Gençler belki biraz daha fazla etkilenebilir ama yaşlılar ağır ve çok az alarak bağışıklığını geliştirmeli.”

AVRUPA VE ÇİN AYNI KÖKENDEN

Söylediklerine göre Covid-19’un genetik haritasına Dünya Gen Bankası’na iletilen havuzda bakılmış, Avrupa ve Çin’in benzer frekans verdiği görülmüş.

Yani kökensel olarak benzer davranış sergilemişler.

Ancak tedavi yöntemlerinde yapılan değişiklik ile hastanede kalma veya bedenin virüsü yenme başarısı yükselmiş.

Örneğin hastalığı geçirenlerden alınan plazma, yüksek oranlı oksijen pompalanması gibi tedaviler sonuç vermiş.

Ancak bunda da dikkat edilmesi gereken yönlerin olduğuna dikkat çekip şu uyarıda bulundular:

“Hastalığı geçiren kişiden alınan kandan üretilen plazma dahi verilirken eğer biraz ölçüsü fazla kaçırılırsa bedensel etkiler yaratabilir...”

BEDEN BAĞIŞIKLIĞI OLUŞMALI

Şu cümleleri de bir bu kadar önemliydi:

“Her bireyin kendi bağışıklığını oluşturması gerekir. Her yıl karşılaştığımız grip salgını gibi, corona salgın dönemi yaşayacağız... Önemli olan bireyin buna karşı bağışıklığını geliştirmemiz ve aşıyı bulmamız...”

Ne zaman geliştirebileceklerini sordum, bir tarih vermekten kaçındılar.

“Genetik haritasını, parmak dahil tüm izini çıkardık, dileriz kısa sürede...”

Ancak şunu da belirtmem lazım ki yaz aylarını geçecek gibi görünüyor...

Show Ana Haber’in başarılı sunucusu, arkadaşım Ece Üner, önceki akşam önemli bir soruna daha parmak bastı.

Yasaklar nedeniyle eve kapanılan şu günlerde artış gösteren kadına şiddete vurgu yaptı.

Aile içi şiddete karşı kadınları uyardı, şiddetle karşılaşmaları halinde başvurabilecekleri numaraları sıraladı...

Bu aşamada komşu ihbarlarının da hayati önem taşıdığına vurgu yaptı, onlara da çağrıda bulundu.

Sevgili Ece’nin bu çağrısı çok önemliydi.

Çünkü Türk toplumu yetiştirme tarzından kaynaklanan bir davranış modeliyle bildirim yapmayı ispiyonculuk sanar.

Sendromuna tutulur.

Bir olayı, cinayeti, katliamı ya da haksızlığı engellemek için bildirimde bulunursa ispiyoncu diye suçlanacağına inanır...

Haber vermekten kaçınır...

Oysa batılı toplumlar, bırakın adet haline getirdiği komşusunun eşi veya çocuğuna şiddet uygulaması halinde ihbarda bulunmayı, kapısının önünden şüphelendiği biri geçse anında polisi arar, eşgal verir...

Suçu da daha oluşmadan engeller, cezaevlerinin kısa sürede dolmasının önüne geçer.

Sevgili arkadaşım Ece’nin, bu nedenle çağrısı çok önemliydi.

Şu cümlesi de her şeyin özetiydi:

“Kadını bu dünyaya sığdıramadıktan sonra, hayatı eve sığdırmanın hiçbir anlamı olmadığına inanıyoruz...”

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!