Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

SON yılların en yüksek hava sıcaklığına tanıklık edilen bu günlerde COVİD-19 vakaları da aynı oranda arttı.

Oysa bütün varsayımlar, grip salgını gibi algılandığı için yaz sıcakları ile birlikte salgın nedeniyle oluşan vaka sayısının azalacağı, gerileyeceği üzerine kuruluydu.

Tam tersi oldu; bırakın verileri son dönem Ankara’da çevremde çok daha fazla sayıda Covid-19 enfeksiyonu kapmış kişiyle karşılaşır olmaya başladım.

Bu da ister istemez herkes gibi benim de kaygımı yükseltiyor.

Bayram tebriği sohbeti yaparken anladım ki bu kaygıda yalnız değilim, Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Toplum Bilimleri Kurulu üyesi, toplum bilimci Prof. Dr. Veysel Bozkurt da benim durumunda...

Sohbetimiz sırasında bir öneride bulundu, bunu da içinde bulunduğu Kurul’un ötesinde kişisel düşüncesi olarak kayda geçirdi:

“Bütün siyasi partilerin ve gençlik örgütlenmelerinin ‘sizi sevenler ölmesin’ kampanyasına başlaması gerekiyor. Çünkü salgınla mücadele konusunda en az tepkiyi o alanda görüyoruz…”

Hafızamı şöyle bir yokladım, oldukça haklı.

Çünkü siyasi parti sözcüleri, hemen her konuşmasında bir zamanlar salgına atıf yapıp önlem alınması gerektiğini söylerken, son dönem unuttular.

Ya da salgınla mücadeledeki kanıksama veya sürekli kaygının ürettiği baskı onlarda da isyana yol açtı, konuşmak dahi istemiyorlar.

İNGİLTERE KAPATIYOR

Prof. Dr. Bozkurt, bunun siyasi partilerin ötesine taşınması gerektiğini de belirtti ve işletmelerin, üniversitelerin, sivil toplum örgütlerinin de “Sizi sevenler ölmesin” kampanyasına katılabileceğine vurgu yaptı.

Veysel hocamın önerisi önemli...

Ancak bu kampanyayı harekete geçirmek için toplumsal algıyı, duyguyu en azından düşünsel ardılını harekete geçirecek şeylerin de olması gerekiyor.

Salgının bu denli arttığı bir ortamda İngiltere’nin tersine lunaparkları açarsanız, tatil bölgelerinde iç içe doldurulmuş, bırakın kişi sayısını, mesafenin eskisinden çok daha kötü hale gelmiş kahve ve restoranlarda yeterince denetim yapamazsanız, o zaman bu kampanyaların yapılmasının da bir önemi kalmaz.

DİLİN GÜCÜ

Öncelikle insanların eve kapanmasını sağlamak için başlangıçta belki doğru slogandı ama Hayat Eve Sığar sloganı bu denli açılmanın, her şeyi serbest bırakmanın yaşandığı süreçte anlam üretmiyor.

Tam tersine yapılacak mücadeleyi zayıflatıyor, algısını önemsizleştiriyor.

Çünkü hayat artık eve değil yaşama sığmak istiyor; onun sloganını evle sınırlamaya kalktığınızda, 4 ay önce yaşadığı bunalım onun düşünsel ardılında isyana neden oluyor; tepkiyi üretiyor.

Bunun üzerine bir de sıcaktan bunalmış kişilere maske takmazsa 3 bin lira ceza kesileceği söylendiğinde direnişi daha da artıyor; maskeyi çenede gezdiriyor.

Dilin inşasında yaşanan sorun başka yollara kaymasına neden oluyor.

CEZA YERİNE ÖDÜL

Toplum psikolojisi alanındaki çalışmaları ile bilinen Prof. Dr. Nuray Karancı’nın bir süre önce bu sütunda da dile getirdiğim gibi “ceza yerine maske takana ödül verme” yönüne gidilse belki takma oranı yükselecek.

Alkolik bir kişiye baskıcı bir dille içme dedikçe, daha fazla içtiğinin bilindiği eksik modern toplumda, yapma dedikçe daha fazla yapanın çıktığını bilmez gibi hareket ediyoruz.

Sadece dil olsa yine bir çözüm üretilir.

Görüntü de benzer sorun devam ediyor.

Kabul edelim ki beyaz maske bize ameliyathaneyi anımsatır, toplum algısındaki yeri, hüzün ve kaygıdır...

Böyle olmakla birlikte üreticilerin hepsi beyaz maskede ısrarına devam ediyor.

FLORESAN RENKLER

Oysa beyazdan çıkarıp, daha coşkulu floresan renklerle bezesek, belki görsel algıyı kıracağız.

Bir süre önce bir sosyal medya platformunda, Güney Kore’de insanların yüzünün fotoğrafını çekip, burun altından sonraki bölümü maskenin üzerine basan uygulama ile karşılaştım.

Karşıdan baktığınızda gülümseyen veya o an nasıl görünmek istiyorsa o ruh haliyle çektirdiği fotoğrafını maskesinin üzerine bastırmış insanlar caddelerde dolaşıyor.

Yüzünü tam gördüğünüz için rahatlama verdiği gibi, esprili şekilde çektirdiği fotoğraflarla bezeli maskeyi de zorunluluktan çıkarıp, eğlenceli kullanım aracına dönüştürüyor.

Hatta farklı ruh hallerinde çektirdiği fotoğraflardan oluşturduğu için, yanında daha fazla maske taşımasına yol açıyor.

Oysa Türkiye’de kullanılanlara bakın, ağırlıklı bölümü beyaz veya daha uzun süreli yıkayıp kullanılsın diye satılanlar da kiri gözükmesin, çabuk yıkanmasın diye siyah kumaştan üretilmiş…

Her ikisinin toplumda yarattığı algıyı izaha gerek dahi yok.

Bunlar bir yana, maske takmayana karşı toplum tepkisini de üretemedik...

Japonya’da maske takmak zorunlu değil, ama toplum baskısı o denli yüksek ki toplum içinde utanacağından endişe duyduğu için takmak zorunda kalıyor.

ÇENEDEKİ MASKE

Bizde ise çenede taşıyor, neden öyle yapmadığı sorgulandığında ise sanki hastalığı çevresine yaymıyor, onu da zora sokmuyor gibi, “Sana ne?” karşılığını veriyor; yetmiyor, “Sıkıysa gelip yaptırsın, taktırsın” diye başlayan son dönemde artan aymazlığın moda deyimine sarılıyor.

Kimse de muhatap alıp didişir hale gelmek istemiyor, onun yaptığının kendisini, ailesini, yakınlarını, sevdiklerini salgınla muhatap edeceğini bile bile “ne halin varsa gör” deyip uzaklaşıyor.

Hödük de enfeksiyonunu salmaya devam ediyor.

Bütün bunların önüne geçilmesi yaptırımla değil, dilin inşası ile söz konusu olabilir.

İyi bir dil inşa edemezsek, sürü bağışıklığı olursa bu işin çözüleceği gibi yanlış bir algıyla devam edersek şunun şurasında 20 gün sonra başlayacak serin havayla birlikte vaka sayısını patlatırız…

Bayramda ne denli salgının yayılmasını engelleyici kurallara uyulduğunu 3 hafta sonra anlarız.

Zaten o zaman da sonbahar gelmiş olur, bu süreç böyle devam edip gider…

Tekrar Bayramızını kutlar, nicelerine ulaşmayı temenni ederim...

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00