Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

TÜRKİYE’nin toplumsal değerlerinden en önemlileri nedir derseniz “tarihte ortaklaşmayı” ilk sıraya koyardım.

Çünkü öyle tarihler var ki, toplumun ortak paydası haline dönüştü…

Örneğin 29 Ekim veya 23 Nisan…

Belki dini bayramlara farklı nedenle karşı çıkanlar olabilir; belki “gençlik bizden gideli çok oldu, Atatürk ile de sorunum var” deyip 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’na sıcak bakmayan cahile de rastlanabilir.

Ama milli mücadele için ülkenin her kesiminden gelenlerin katılımı ile 23 Nisan 1920’de kurulan Birinci Meclis’e, etnik, dini, liberal, laik veya her türlü bakıştaki birinin olumsuz bakması olası değildir.

Zaten ondandır ülkenin her yanında o gün evlerin balkonuna Türk Bayrağının asılması…

Sadece o gün mü; 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Türk Bayrağı ile özdeşleşmiş, toplum Bayrak’ta buluşmuştur.

COŞKUSU TOPLUMDAN KUTLAMASI ASKERDEN

Bu 30 Ağustos Zafer Bayramı için de geçerlidir.

Yaşı 30’dan fazla olanlar için 30 Ağustos, askere bırakılmış kutlamasına, toplumun coşkusuyla katkı sunduğu bayram oldu...

Çünkü Atatürk’ün komutasındaki Başkomutanlık Meydan Muhaberesi diye de bilinen Büyük Taarruz sonuçlanmış, son düşman ülkeden atılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk de verilen mücadelenin kalıcı olması, askerin bu mücadeledeki rolünü göstermesi için Dumlupınar’a Meçhul Asker Abidesi dikilmesini ister.

Abide’nin temelini de 30 Ağustos 1924’de eşi Latife Hanım ile birlikte Dumlupınar’ın Çal Köyü yakınlarında atar; bunun için de bir kutlama yapılır.

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, kutlamadaki konuşmasında “Milli ruhun canlı tutulmasının” önemine değinir ve Zafer’e giden günü şöyle anlatır:

Derhal Fevzi (Çakmak) ve İsmet (İnönü) Paşaları çağırınız dedim. Üçümüz toplandık. Vaziyeti bir defa daha mütalaa ettik ve katiyetle hükmettik ki, Türkün hakiki kurtuluş güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan, bütün şaşasıyla doğacaktır...”

İki yıl sonra 1926’da 30 Ağustos resmi olarak Zafer Bayramı ilan edilir.

FENER ALAYI VE RESEPSİYONU

Çocukluk yıllarımda her 30 Ağustos’ta ilçe veya kent merkezine gider askerlerin gösterilerini, akşam da fener alayının bando eşliğindeki geçidini izlerdim.

Akşam resepsiyonları da ilçedeki jandarma birliğinin kameriyesinin çevresinde, kentte de Ordu Evlerinin yemek salonlarında verilirdi.

Ankara’da Gazi Orduevi’nde düzenlenen Bayram Resepsiyonu’na katılmak ayrıcalıktı.

Gazetelerin İstanbul’daki yöneticileri erken saatte gelir, smokinlerini Ankaralı terzilerde düzene koydururdu.

Askeri okulların mezuniyet törenleri 30 Ağustos günü yapılır, başarılı öğrenciler aileleri ile akşam resepsiyonuna davet edilirdi.

DAVET SAHİBİ DEĞİŞTİ…

Uzun yıllar Genelkurmay Başkanı’nın tebrikleri kabul ettiği bayram olarak kutlandı.

Anayasa değişikliği ile birlikte sivilleşme kapsamında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Başkomutan” sıfatıyla kabul davetini kendi uhdesine alıp kutlamalara ev sahipliği yapmasıyla son buldu.

Resepsiyon Merkez Ordu Evi’nde gerçekleşiyor olsa da ev sahibi artık Cumhurbaşkanı idi…

Bir süre sonra da zaten kutlama daveti Cumhurbaşkanlığı’na taşındı. Başka bir mekana taşındı diye toplumun kaderinin buluştuğu ortak paydada eksilme olmadı…

AYRIŞMA ZEMİNİ YAPILDI

Son yıllarda ise akılalmaz bir şekilde yeni bir durum yaşanıyor.

Önce sosyal medyada başlayan “tarihi bölme” çabasından söz ediyorum.

Sanki o tarih herkesin atalarından gelen ortak tarihi değilmiş gibi davranış gelişiyor.

Tek taraflı da değil, iki siyasal uçta aynı davranış hakim.

Biri Anadolu’nun tarihini Osmanlı, diğeri Cumhuriyet ile başlatıyor; bu topraklarda öncesinde kimse yokmuş gibi sembolik rıza üretildi.

Başarılı da olundu, 40 yıl düşünsem aklımdan geçmeyecek şekilde iktidar ve muhalefetin ayrışma zemini haline getirildi…

Hükümet pandemi sürecini gerekçe gösterip, daha az katılımlı kutlanacağını bildirdi.

Muhalefet ise bu Malazgirt kutlaması ve 15 Temmuz anmasını örnek gösterip, “Niye milli bayramlarda bu davranış?” sorusunu yöneltti.

Sonunda 30 Ağustos Zafer Bayramı da ayrışmanın çekişme alanı haline dönüştü.

Tüm toplumun ortak kaderi ve tasasının günü siyasallaştı…

ORTAK PAYDAYI PARÇALAMAK

Daha önce de belirttim; 29 Ekim, 23 Nisan, 30 Ağustos, Kızılay hatta TRT FM toplumun ortak paydasıdır…

O paydada buluşur ve dertleşir, bütünleşir…

Ayrı yolun yolcusudur ama radyonun sanal zemininde buluşup, çekişmeden kahkaha atarak yarışır…

En önemli varlığı olan kanını götürüp şişelerce hiçbir bedel almadan bağışlar…

Bu ortak paydalar toplumu buluşturan değerlendir…

CHP’NİN SİVİLLEŞTİRMESİ

Hoş tartışmanın CHP açısından bir getirisi olmadı değil; bugüne kadar sosyaldemokrat hafızalarda militarist kalan 30 Ağustos’un kutlamasını bütün belediyelerine bırakarak, onların coşkulu kutlamada bulunması talimatını vererek sivilleştirdi.

Önemli bir gelişmenin kapısını araladı.

Ancak 30 Ağustos Zafer Bayramı üzerinden yapılacak kutuplaşma zaten sanal ortamda iyice simülatif bir hal alan gerçek değerlerden geleceğimizi kopartır.

Bu da ülkeye fayda getirmez…

BAŞLIĞA bakıp, “bilgisiz haber mi olurmuş?” diyebilirsiniz…

Radyo, televizyon, masa üstü bilgisayarın ötesine geçip, gelişen cep telefonuyla yoğunluğunu ve hızını artıran haberlere bakansanız ne demek istediğimi anlarsınız.

Elektriğin hızı artınca nasıl lambayı patlatır, haberin hızının artışı da bilgiyi yaktı; içini karartı.

Haberi, duyuru veya basın bülteni halinde bıraktı…

Belki bundandır içeriğinde bilgi olan haber verilince şaşırıyor.

Ne acıdır ki bizim medya mahallesinin bazı sakinleri, zihinsel hımbıllıkları devam etsin diye, fikri takip ile bilgiyi zenginleştirmek yerine karartma peşinde koşuyor.

FİKRİ TAKİBİN GETİRİSİ

Son örneğine televizyon haberciliğinde kendini yetiştiren, genç muhabir arkadaşlarımız Fatmanur Boylu’nun haberinde karşılaştık.

Fatmanur bülten muhabirciliği yerine, gazetecilik yaptı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir yazısına ulaşıp, 21 Eylül’de okulların “aşamalı ve seyreltilmiş olarak yüz yüze eğitime başlayacağını" duyurdu…

Anında sinirler kalktı, bizim mahallenin hımbıllarının gayretiyle de bilginin yakılması cihetine yönelindi.

Oysa, haberi daha ekranda gördüğümde, “Bravo... İşte habercilik” sesi içimden yükselmişti, çünkü doğruluğundan emindim…

Okulların açılışının 21 Eylül’e kaldığını bu sütunda duyurduğumda, yüz yüze eğitimin 8 ve 12’inci sınıflardan başlamak üzere aşamalı başlayacağını da yazmıştım.

Fatmanur da televizyon gazetecisi olarak haberin peşini bırakmadı, gazeteciliğin en önemli kuralını işletip fikri takibini yaptı ve ileri bir aşamaya taşıdı.

Yüz yüze eğitimin 8 ve 12’inci sınıflara ilave olarak, daha küçük yaşta olanlardan, yani ana okulu, birinci ve ikinci sınıflardan başlanacağını duyurdu…

HAKUNA MATATA

Trajikomik olan ise bir gün önce yalanlama çabasına girilen haberin, 24 saat geçmeden Milli Eğitim Bakanı Selçuk’un ağzındandoğrulanmasıydı.

Basın toplantısında sorusunu yönelten dahi bilgi yerine yalanlatma eğilimine girdi, Bakan Selçuk'un yanıtı ise aynen şöyle oldu:

“21 Eylül'de belirli sınıflarda, yüz yüze eğitimi başlatacağız; bazı sınıfları başlatacağız... Biz Milli Eğitim Bakanlığı olarak çocukların yüz yüze eğitim almasını tabii ki çok istiyoruz...”

Bakan’ın cümlesi açık, “çocuklar”dan kastın, küçük yaştakiler olduğu net…

Demem odur ki sevgili Fatmanur, haberin gerçeği öyle veya böyle döner gelir, kendini Bakan’ın ağzından doğrulatır…

Biz kamuoyunu aydınlatmak için gazetecilik yapmaya devam edelim…

Hakuna Matata yani…

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!