Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

GELMEKTE olan seçimin diğerlerinden farkı nedir derseniz adayların karşılaşacağı handikaplar derim…

Çünkü seçimin hangi kıstaslar altında gerçekleşeceği bir yana, aday olacaklar açısından da ciddi elverişsiz durum oluşturuyor.

Sadece partiler değil, adaylar açısından da hangi aşamada nereye savuracağı belirsiz risklerle dolu…

Hatta bu riskler liderler açısından çok daha yüksek…

Liderler açısından ele alındığında…

Eğer bir lider cumhurbaşkanı adayı olmak istiyorsa, milletvekili seçimine girmesi olası değil.

Dolayısıyla seçimi kaybetmesi durumunda, geçen seçim İYİ Parti lideri Meral Akşener’in de karşılaştığı gibi milletvekili olamayacak.

Liderin milletvekili olmaması durumunda, TBMM’de bulunma olanağı da söz konusu olamıyor.

Genel Kurul çalışmalarına katılamadığı için bütçe veya özel gündemli toplantılarda söz alması olanağı da olmuyor.

Daha ilerisi seçimi kaybetmiş bir lider olarak partisindeki etkinliğinde de ciddi sorunla karşılaşma olanağı ortada duruyor.

İYİ Parti yeni kurulduğu ve TBMM’de ilk kez grup kurma ve temsil edilme hakkına sahip olduğu için Akşener açısından sorun olmadı.

Ancak parti içi yarışın yüksek olduğu partilerde, seçimi kaybetmiş liderin parti kadrolarına hakimiyetinin ciddi sorun teşkil edeceği de ortada.

BELEDİYE BAŞKANLARININ DURUMU

Liderler açısından yarattığı handikap böyle iken, belediye başkanları açısından sorun o denli büyük değil.

O da aday gösterilmeleri halinde sadece seçim sürecinde belediye işlerinden uzak kalmaları.

Bunun ötesinde belediye başkanları için bir sorun bulunmuyor.

İddia edildiği gibi, belediye seçimlerine bir yıl kaldığı, belediye meclislerinde de Cumhur İttifakı’nın gücü fazla olduğu için İstanbul ve Ankara Belediye başkanlarının yerine AK Partili birinin geleceğine dönük yorumlar gerçekçi değil.

Dikkatimi çeken ise siyasi partilerin yönetim kadrolarının kanuna bakmadan bu iddiayı dile getiriyor olmaları…

KANUN NE DİYOR?

Oysa böyle bir durum yok…

Nedeni de Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesine ilişkin Anayasa değişikliğine uyumlu hale getirilmesi için 19 Ocak 2012 tarihinde kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Seçimi Kanunu…

“Adayların görevden ayrılması ve göreve dönmesi…” başlığını taşıyan Kanun’un 11. maddesi, Cumhurbaşkanı adayı gösterilen, hakim, savcı, subay, astsubay, yüksek yargı organları mensupları, yüksek öğretim kurumlarındaki öğretim elemanlarının arasında, “belediye başkanları ile belediye ve il genel meclisi üyelerini” de sıralar.

Kamu gücünü kullanan bu kişiler için, “aday listesinin belirlendiği tarih itibarıyla görevlerinden ayrılmış sayılır” şartını getirir.

Ancak madde burada durmaz, devamındaki ikinci cüzde aynen şöyle der:

“Yüksek mahkeme üyeleri, hâkimler, savcılar ve bu meslekten sayılanlar ile subay ve astsubaylar hariç olmak üzere, Cumhurbaşkanı adayı gösterilen Devlet memurları ve diğer kamu görevlileri, adaylığı veya seçimi kaybetmeleri hâlinde, Yüksek Seçim Kurulunca Cumhurbaşkanının seçildiğinin ilân edilmesini takip eden bir ay içinde müracaat etmeleri kaydıyla eski görevlerine veya kazanılmış hak aylık derecelerindeki başka bir göreve dönebilirler…”

Hüküm açık…

Adaylığı veya seçimi kaybetmeleri halinde bir ay içinde müracaat ederlerse eski görevlerine veya aynı statüdeki bir başka göreve dönebilir.

HANGİ KOLTUK DAHA KIYMETLİ?

Kanun’da 25 Nisan 2018’de de Anayasa’nın 2017 düzenlemesi kapsamında değişiklik yapıldı, ancak bu maddesi aynen korundu.

Dolayısıyla, başkanlar aday olursa belediye meclislerinde çoğunlukları olmadığı için Cumhur İttifakı bileşenleri yerine kendilerinden birini seçer ve iki yıla yakın süre İstanbul, Ankara’yı yönetme yetkisini eline alır, belediye başkanı seçilemezse açıkta kalır iddiası doğru değil.

Ancak aday olan belediye başkanı Cumhurbaşkanı seçimini kazanırsa koltuğu boş kalır ve belediye meclisi yerine içinden birini seçer.

Yani handikabı ancak seçildikten sonra karşılarına çıkan bir durumdur.

Böyle bir sürecin yaşanması durumunda partilerin şuna karar vermesi gerekir:

“Cumhurbaşkanı mı yoksa belediye başkanı koltuğu mu daha önemli?”

İLK, orta öğretim ve üniversitelerde yüz yüze eğitim başladığından bu yana her okul kendine göre bir yöntem belirlemenin peşine düştü.

Öğrencilerinin sağlığını düşünen ve onların hastalık kapmasını engellemeyi hedefleyen iyi niyetli girişimler.

Ancak şunu belirteyim, iyi niyet bazen insanın başına iş açar; okul yönetimlerinin aldıkları karar da bu kapsamda yakında birçoğunu mahkeme kapısına yığar.

Nedeni de okul yönetimlerinin öğrencinin sağlığı ile ilgili tutmaya çalıştıkları kayıtlar veya onların sağlık durumlarına ilişkin öğretmen veya öğretim üyeleri aracılığıyla kayıt altına aldıkları veriler.

Şunu baştan belirteyim, kanunlar gereği, kimse bir başkasının beden bütünlüğü veya sağlığı ile ilgili soru yöneltemez, kayıt altına alamaz…

Kişi kendi rızası ile bildirmediği sürece de “sen ne hakla bildirmiyorsun?” diye soru da soramaz.

Bir istisna hariç; o da özel sektör kurumlarının iş yeri kuralları içinde bunu çalışma şartı haline getirmesi…

Kamu kurumu niteliğindeki hiçbir kurumda ise bunun yapılabilme olanağı yok, çünkü kanunlar yasaklıyor.

Konu ile ilgili çalışmada bulunan Ceza Hukukçusu Prof. Dr. Ersan Şen ile telefonda sohbet ederken, diğer hatta benzer bir konu ile cebelleşiyordu.

Aktardığına göre anne babası şehir dışında olan bir öğrenci deneme sınavına katılmak için okuldan ayrılmak istemiş.

Okul müdürü de kendisinin 17 yaşında olduğunu belirterek pandemi kurallarını gerekçe gösterip okuldan ayrılmasına izin vermemiş, anne babasının gelmesini şart koşmuş.

EĞİTİM HAKKINI İHLAL

Prof. Dr. Şen, karşısındaki okul müdürüne, ekranlardaki heyecanından arınmış bir tonda şunu soruyordu:

“Milli Eğitim Kanunu’nda veya başka kanunlarda, 17 yaşında bir öğrenciyi engelleme hakkınız yok. Hürriyeti tahdit ediyorsunuz, eğitim ve öğrenim hakkını engelliyorsunuz. Anne babası yurt dışında ise ne yapacaksınız? O çocuğu sınavdan mahrum etmeniz için hiçbir kanun size hak vermiyor…”

Sonrasında bir noktada sanırım uzlaştılar ki telefonu sakince kapatıp benimle sohbete başladı…

SORAMAZ, KAYDA ALAMAZ

Bazı okulların öğrencilerden PCR kaydı istediğini, bazılarının sınıflarda hastalık kontrolü yaptığını ve bunları kayda geçirdiğini anımsatıp ekledi:

“Hıfzıssıhha Kanunu’nun 27 ve 72. maddeleri gereği, umumi hıfzıssıhha meclisi, Sağlık Bakanı veya Cumhurbaşkanı salgınla ilgili zorunlu durumu açıklayıp, bunu genelge veya kararnameye bağlamadığı sürece 18 yaşından büyük kişilerin rızası olmadan, küçüklerin ise ailesinin onayı alınmadan, salgın dönemlerinde kişiye sağlık durumu hakkında soru soramaz, bunu kayda geçiremez. Bir sağlık mensubu olmadan alınan kayıtlar ise Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararları kapsamında suç…”

Sağlık Bakanı’nın veya Cumhurbaşkanı’nın bu konuda bir an önce bir genelge veya kararname çıkarması gerektiğini anımsattı; Hıfzıssıhha Kanunu’nun böyle bir durumda sağlık kontrolü yapılmasına imkan tanıdığının altını çizdi.

Bu yapılmadığı takdirde, öğrencilerin okul yönetimleri hakkında şikayette bulunup, manevi tazminat talebinde bulunabileceklerini anımsattı.

“Kazanırlar ona göre…” diye de uyardı…

Uygulamayı yapanların bilgi ve takdirine…

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00