Başkanın adamları...
İLETİŞİM alanında ne kadar usta varsa hepsini hatmettiklerini pratikte ispatladılar.
Algı yönetimine yeni teknikler de eklediler.
"Başkanın Adamları" (Wag The Dog) filmindeki "Bay iş bitirici" Conrad Brean (Robert De Niro) bile ellerine su dökemezdi...
Ekonomik krizin tüm etkilerini üzerinde taşıyan toplumun umudu oldular.
Zenginleşme, demokratikleşme, özgürlük alanlarında yeni ufuklar açtılar.
Bu alanlarda cesur adımları korkusuz atacakları inancını da uluslararası camiaya kabul ettirdiler.
Uluslararası camia da adımlarını boşa çıkarmadı; AB müzakerelerinin önünü açmakla kalmayıp bölgenin "rol modeli" misyonunu verdi.
O görevi de layıkıyla yerine getirdiler.
Suriye ile İsrail arasında barış görüşmelerine aracılık ederek, Filistin ve Lübnan sorunlarında karar verici pozisyona yükseldiler.
Bir zamanlar Özal'ın oluşturduğu, Beyaz Saray, Downing Street, Brüksel üzerindeki ağırlığını canlandırdılar.
Ankara'nın önerisi dinlenmeden bölgede adım atılmaz imajını kazıdılar.
Hatta Kremlin'in de önemli konularda "görüş alışverişi" ihtiyacı hissetmesini sağladılar.
Türkiye'yi bölgenin parlayan yıldızı yaptılar.
MEYDAN ÇAĞRIŞIMI
Son 3 yılda gelinen nokta ise yukarıda yakalanan zeminin uzağında.
Nedeni ise değişen politika ve buna paralel gelişen söylemler...
Örnek mi?
Başbakan Tayyip Erdoğan önceki akşam Trabzon'da şöyle diyordu:
"İnşallah bizim ülkemizin meydanları ikinci Tahrir olmayacak. Adeviyye olacak, Rabia olacak, Mansuriye olacak, İskenderiye olacak..."
Üç yıl önce benzer olaylar karşısında bu dizin farklı sıralanır, kitlelerin psikolojisini bozan çatışmacı bölgeler yerine, huzurun, demokrasinin, özgürlüğün hâkim olduğu yerlerden örnekler verilirdi.
Genelde de meydan sıralaması, "...Times, Trafalgar, Concorde, Potsdam, San Marco, Plaza Santa..." diye devam ederdi.
DEĞERLİ YALNIZLIK
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ile Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik'in, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu'na yönelik sözleri ise bir diğer örnek.
Bölgede sağlanan güçle İİT'nin başına gelmesini sağladıkları ilk Türk Genel Sekreter İhsanoğlu'ndan, Mısır'daki darbeyi kınamadığı gerekçesiyle istifasını istediler.
Bu da toplumda var olan Ömer Seyfettin'in "Diyet" romanındaki "Koca Ali..." algısını İhsanoğlu'na yüklemekten öteye gitmedi.
Daha ilerisi, İhsanoğlu'ndan bu yönde talepte bulunurken, iktidar partisinin ajandasında İİT'yi olağanüstü toplantıya çağırma kaydı yoktu.
Dünyanın çatışmadan, savaştan uzak durarak, diplomatik, ekonomik ambargolarla çatışmasız cezalandırma dönemine girdiği süreçte, Dışişleri Bakanı'nın Bosna örneğinden yola çıkarak uluslararası koalisyona savaş çağrısı da bir başka örnek...
Bütün bunlar ardı ardına gelince masumane sözler bile hedefinden sapıp istenmeyen yöne evriliyor.
İşi kamu diplomasisi, yani algı yönetimi olan Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı İbrahim Kalın'ın tam tersi bir amaçla söylediği şu cümlesinin ürettiği algı da bunu özetlemeye yetiyor:
"Değerli yalnızlık..."