Yaşasın hayat!
Yazıya tutkun, yazıyla bir hayat geçirmiş, ekmeğini suyunu yazıdan kazanmış bir yazı işçisinin uzun bir süre yazıdan ayrı düşmesi, insanın çocukluğundan kalma çok sevdiği bir oyuncağından, evladından, onsuz yaşamayacağına inandığı sevgilisinden ayrı kalmasına benzer. İlk günler yazı kurdu kemirmeye başlar beynini yazarın, sonra yavaş yavaş ondan uzaklaşır, bir süre sonra da yokluğuna alışır. Araya çok zaman girince de bu kez müthiş bir ayrılık hasreti hep içinin bir yerinde kalır ama alışmanın getirdiği duygu bir süre sonra baskın gelir. Yazar bir de bakar ki yazı küsmüş ona, o da alışmış yokluğuna. Bir yazarın en büyük felaketidir bu. Ne sevgilinin, ne de sevilen bir eşyanın kaybına benzemez. Yetim, öksüz bırakır insanı.
Çok uzun olmadı yazıyla ayrılığımız, ama bana bir ömür gibi geldi. Üstüne kuma kabul etmeyen, sevdiğini hiçbir şeyle paylaşmayan, hele hele başka bir mesleğe geçerse ömür billah bir daha yazarın yüzüne bakmamak için kasem etmeye hazır olan yazıyı, bir süre önce kenara bırakıp siyaset meydanına atıldım. Birbirinden hiç haz etmeyen iki iş varsa, biri yazarlık, öteki siyaset erbabı olmaktır. Siyasetin köşeleri belli, fikri zaman zaman sabit, alanı dardır. Oysa yazının köşeleri yuvarlık, fikri hür, alanı geniştir. Siyaset üzerine yazı yazmak kolay iştir ama yazıda siyaset yapmak, yani siyasetin edebiyatını yapmak her yazarın harcı değildir. Kudretli yazar Stendhal, siyasete dair edebiyat yapmayı “çirkin” şeylerden bahsetmek olarak görür. Büyük ustaya göre edebiyatın içinde siyaset, “bir konserin ortasında patlayan tabancaya” benzer. Kaba, korkutucu ve gürültülü...
Siz bakmayın yazıyı şahlandırmış Churchill gibi siyaset erbabının var olduğuna. Yüzyılda bir çıkar böyleleri... Her siyasetçinin, hayatının son demlerinde hatırat yazmak için yazıya başvurması da bu iki işin birbirini sevmesine yetmiyor ne yazık ki. Her defasında yazı, siyasetçiye ihanet eder, siyasetçinin kaleminden çıkma hatırat da -istisnalar hariç- kuru ve yavan birer metin olarak edebiyat tarihinin ‘önemsizler’ rafındaki yerini alır. Hiçbir iş benzemez yazarlığa. Yazının bir büyü olduğuna inanmamış olsaydık, onu muska yapıp boynumuza asmaz, kutsal kelamın önünde bu kadar saygıyla ‘rüku’ya varmazdık. Yazıya bu kadar büyük bir kutsallık atfedip de yazı yazmayı yalan söylemekle eşdeğer tutan dil de ne yazık ki yine bizimkisi... Çok yalancı birine, “Yazma” der geçeriz. Bir ofis tutup arsa spekülasyonuna başlayacak, çek senet tahsil edecek bir mafya babası da ilk olarak iş yerine ‘Yazıhane’ tabelası asarak, yazıyı gayrimeşru işine alet eder. Anlayacağız, yazı her derde devadır.
Ben yazıyı terk ettiğimde, bahar ürkek filizlerini yeni yeni göstermişti. Şimdi, güz rüzgârla çıktı çıkacak.
Ben yazıyı bıraktığımda baharla birlikte barış tomurcukları en güzel saksılarda balkonlarımızı, pencere kenarlarımızı süslüyordu. Tekrar yazıya başladığımda, barış tomurcukları susuz, boynu bükük bir halde...
Belki o tomurcukların tekrar açmasına tek başıma gücüm yetmeyecek. Ama yazdıklarımla belki az da olsa su yetiştirebilirim onlara.
Yazı kutsalsa, rahlenin önüne diz kırıp seslenmekten başka bir şey gelmiyor içimden:
Ey elinde silahla dağlarda dolaşanlar! Kutsal kelamın aşkına! Kırın o tüfekleri ve hayatı savunmaya başlayın siz de.
Yaşasın hayat! ,
Merhaba hepinize...