Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        7 ay önce büyük bir gürültüyle iktidara gelen Yunanistan’daki radikal sol koalisyon hükümetinin lideri Tsipras, Nâzım Hikmet’in “En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız” dizesini okuyarak istifa etti.

        Nâzım Hikmet’in en güzel aşk şiirlerinden birisidir bu dizenin de yer aldığı şiiri. Muhtemelen, hapishanedeyken âşık olduğu kadınlarından birisi için yazmış. Zaten en güzel şiirlerini hep kadınlara yazmış ama öylesine büyük bir şairdir ki Nâzım, âşık olduğu kadın için yazdığı her dizeyi siz de alıp hem aşk acınıza derman yapabilir, hem de ideolojinizin propaganda aracı haline getirebilirsiniz.

        Ne de olsa şiir bu; eğilir, bükülür, kılıktan kılığa sokulabilir nasılsa...

        Ne de olsa şiir, mirî malı!

        Ben Tsipras’ın o dizeyi telaffuz ettiğini duyduğumda bir anda sosyalistlerin tarih boyunca, kendi deyimleriyle “geniş halk yığınlarına” yaptırmaya çalıştığı ve hiçbir zaman gerçekleşmeyen “devrim ihtimali” üzerine düşünmeye başladım.

        Nâzım’ın bu şiiri, “Sana söylemek istediğim en güzel söz, henüz söylememiş olduğum sözdür” dizesiyle bitiyor. “Gidilmemiş denizden”, “doğmamış çocuktan”, “yaşanmamış günlerden” sonra laf “söylenmemiş söze” gelir dayanır. İşte en zor olan da bu sözdür. Âşıksan eğer, köz köz yanıyorsa yüreğin, içine asit dökülüyorsa damla damla, dudağının kenarına gelen sözü söyleyip kurtulmak varken o büyük azaptan; işte o anda bir türlü cesaret edip “Seni seviyorum” diyemiyorsun, o iki kelime bir türlü çıkmıyor ağzından. Orada öyle kalakalıyorsun dişlerin kenetli, dilin lâl...

        Bu halet-i ruhiyenin şiiridir Nâzım’ın şiiri ama gelin görün ki, halka sosyalist bir devrimle “gelecek güzel günler” vaat eden sosyalistler bu şiiri “devrim ihtimali” için söylerler yüksek sesle. Ortodoks bir Marksist, hele bizimki gibi üçüncü dünya ülkelerinde büyümüş olanları, kadına veya erkeğe duydukları aşkı küçümser, en büyük aşklarının adına “devrim” der, hep o aşk için yaşarlar.

        Devrim olduğunda bütün meseleler hallolur. Yoksulluk, açlık, etnik meseleler biter, inanç sorunları çözülür, ırk ayrımı ortadan kalkar, kadın-erkek eşit olur, çocuklar haklarına kavuşur, doğa korumaya alınır... Toz pembe, hayali bir dünyada herkes özgürce, dilediğince at koşturur, “maviliklere motor sürer” durur...

        Yaklaşık iki yüz yıldan beri bu büyük “ihtimalin” şiiri, romanı yazılıyor; resmi, sineması, müziği yapılıyor; afişi asılıyor, sloganı atılıyor... Ve yüzyılı aşkın bir süreden beri de Türkiye’de aynı “ihtimal” peşinde koşanlar var...

        Gizli örgüt, parti, dernek kuruyorlar, sendikalara giriyorlar, dağa çıkıyorlar, öğrenciler arasında örgütleniyorlar, roman, şiir yazıyorlar, film yapıyorlar ve en önemlisi dergi çıkarıyorlar.

        Birkaç sosyalist bir araya gelip bir dergi çıkarıyor. Sonra anlaşamıyorlar, ikiye ayrılıp her grup bir dergi çıkarıyor, sonra onlar da ayrılıp bir dergi daha çıkarıyor. Sonra piyasada bir sürü fraksiyon ve dergi türüyor.

        O dergilerde durmadan birbirine hakaret ediyor, halka da “umut” aşılıyorlar. Ürettikleri sanat ürünlerinde öylesine güzellemeler yapıyorlar ki devrime ve halka, okuyanlar o büyük hayalin etkisinde kalıyor. Ama nedense, tarih boyunca, neredeyse iki yüz yıldan beri o “ihtimal” hep “ihtimal” olarak kalıyor. “Umut” verdikleri “geniş yığınlardan” da her şeyi talep edip alıyorlar. O “geniş yığınların” bir kısmı da onlara militanlık yapsın diye çocuklarını veriyor, ekmeğini bölüşüyor ve günün birinde onların kendilerini özgürleştirmelerini bekliyor sabırla ama o “güzel gün” bir türlü gelmiyor, o “ihtimal” hep “muhayyel” kalıyor.

        Tıpkı otuz yıldan beri ülkemizde yürütülen “devrimci halk savaşına” rağmen, kel bir tepenin dahi “özgürleştirilememesi” gibi...

        Hep Nâzım’ın şiirindeki gibi... Kuşaklar heba oluyor, bir coğrafya baştan ayağa kanıyor. Daha annelerinin “sırtına havlu koymak” istedikleri gencecik çocukları düşüyor toprağa sapır sapır. Onlar hâlâ bir kadına yazılmış o güzel dizelere benzer dizeleri, “muhayyel” iktidarlarına bir güzelleme olarak kullanıyorlar.

        Ha Yunanistan’da, ha Türkiye’de, fark etmiyor...

        Diğer Yazılar