Hepimiz azınlığız aslında!
Profesör İlber Ortaylı’nın tespitidir: “Türkiye’de çoğunluk yoktur, hepimiz azınlığız” der Hoca. Siz bakmayın Lozan Antlaşması’yla içimizdeki Ermeni, Yahudi ve Rumlara “azınlık” denmiş olmasına; aslında bu “ekalliyetler”in dışında kalan diğer Müslüman ahali, yekpare bir “çoğunluk” oluşturmuyor bunların karşısında...
Türkiye toplumu hemşerilerin, sülalelerin, aşiretlerin, cemaatlerin, mezhep mensuplarının kendi içine kapandığı, kendiliğinden bir araya gelmiş gruplar halinde yaşayan bir toplumdur. Herkes kendi hemşerisinin, kendi aşiretinin, kendi cemaatinin, kendi mezhebinin derdiyle hemhaldir, öncelikle “kendinden” bildiğinin derdini kendine dert edinir, geride kalanlarla daha sonra ilgilenir; tasada kederde....
Dolayısıyla birçok “azınlıklardan” oluşmuş bir toplumdur bizimkisi; onun için “çoğunluk” diye bir şey olmuyor bu memlekette. Bu topraklarda yaşayan herkes ister istemez “azınlık”tır.
Belki de “milliyetçilik” fikriyle çok geç tanışmış olmamızdandır bu, belki de böyle bir toplum olmayı, çağımızın bir illeti olan “sıkı milliyetçi” bir toplum olmaya yeğlemiş olmamızdandır.
Osmanlı’nın bize “miras” bıraktığı en önemli şeylerden biri, belki de bu “azınlık” olma halidir. Belki de içimizdeki bu “çokluğu”, devlet eliyle “tekleştirmeye” kalkanların beceremediği tek şey bu oldu. Eğer kadim devlete bir ulus lazım olmasaydı, eğer devletin ulus yaratması yerine, bizzat ulusun kendisi devleti inşa etmiş olsaydı, bu “azınlık” hali çok çabuk “çoğunluğa” dönüşür, bu durumda “çoğunluğun” “azınlıklara” karşı olan tavrı daha sertleşir, kendi içimizdeki “ötekilere” kıymada daha acımasız olur, iç savaşa çabuk yakalanır, bu azınlık olma halinden mütevellit “çokluğu” yaşatmada güçlük çeker, çoktan birbirimizin kanına girmiş, ortak geleceğimizi mahvetmiştik bile.
Bu zaviyeden baktığımızda, aslında bu “azınlık” olma hali “iyi bir haldir”.
Bunun yanında bu halin bize iki büyük zararı da var. Birincisi, İlber Hoca’nın da belirttiği gibi “anonimleşmeyi” geciktiriyor, ikincisi de, bana göre “sıradan faşizmi” yaygınlaştırıyor.
“Anonimleşememe”nin sonucu; kendilerine “Milliyetçiyim” diyenler “Türkmencilik” yapıyor, Aleviler inancını bir “kimlik” haline getiriyor, kendine solcuyum diyenlerin büyük çoğunluğu da, örneğin Kürtlerin hak taleplerini şiddet yoluyla ifade etmelerini son yıllarda biraz da mevcut iktidara olan düşmanlığından “sempatik” buluyor...
Bunun doğal sonucu da sahip olduğumuz “ideolojimizi” memleketimizden daha çok sevmemize yol açıyor ister istemez.
“Sıradan faşizme” gelince... Bu “azınlık” olma halinin en çok dışa vurduğu yerler “hemşeri dernekleri”dir. Son yıllarda bir “furya” halinde ortaya çıkan, kurucularının “sivil toplum kuruluşu” dediği, aslında basbayağı “mikro milliyetçiliğin” yuvaları gibi faaliyet gösteren bu dernekler, kuruluş amacındaki bütün “iyi niyetleri” bir tarafa bırakacak olursak, Hoca’nın sözünü ettiği “anonimleşememe” durumunu geciktiren en önemli yapılardır.
İstanbul, İzmir, Ankara, Mersin, Adana gibi büyük şehirlerde, bu şehirlere başka bir şehirden gelmiş olanların kurduğu dernekler, hem “şehirli olma bilincini”, hem de “aidiyet” duygusunu geciktiriyor. Kimse artık yaşadığı şehre ölüsünü gömmüyor. İşi, aşı yaşadığı şehirde olduğu halde, beyni ve anıları geldiği şehirdedir. Yaşadığı şehri kendi şehri olarak saymıyor. Hemşeri dernekleri de “memleket hasretini” hep diri tutuyor, geldiği yerin yemeğini, dansını, el sanatını, kısacası yaşama biçimini, yaşadığı şehirde, çok iptidai koşullarda, kötü birer kopyayla yaşatmaya çalışıyor. Kendini yaşadığı şehirde misafir sayıyor, çocukluğunun geçtiği şehrin değerlerini hep yaşadığı yerden üstün tutuyor. Büyük şehirdeki bütün arayışı, aslında hemşerisini arayıp bulma arayışıdır.
Okulda, askerde, gurbette, memleketten uzakta, seyahatte, sürgünde en çok birbirimize sorduğumuz sorudur: “Hemşerim nerelisin?”
Kimisi gerçekten hemşerimiz, kimisi “toprağımız” çıkar. Kimisi dindaşımız, kimisi mezhebimizden.... Ona daha çok bağlanır, ona daha çok yardım eder, ondan daha çok yardım görürüz.
Bu “azınlık” olma hali en çok da evlilik meselesinde karşımıza çıkıyor. Elden geldiğince “yaban”dan gelin almıyor, “yabana” kız vermiyoruz.
“Evleneceksen kendi köyünden evlen” sözü belki sadece Türkçe’de var.
Batı toplumlarına nazaran bizde “boşanma davalarının” azlığı belki de bu yüzdendir. Toplumlar “anonimleştikçe” boşanmalar da o oranda artıyor çünkü.
İşte “azınlık” olma halinin bir faydası daha...
Bu muhabbeti burada keselim ve haydi sandığa gidelim!