Davutoğlu Yörük Ahmet Hoca!
Abdullah Gül, Ankara’ya çağırdı onu.
Üniversiteyi bıraktı, gitti.
İhtiyacı vardı ona, kendisinin de yakın durduğu yeni hükümet...
Kısa bir süreliğine gittiğini sanmıştı. Ama öyle olmadı.
Tarih sahnesine çıktıkları günden beri hep mazlum kalmış, hep horlanmış, hep küçümsenmiş, hep hakir görülmüş, adına “İslamcılar” denilen bir “kesim”, ilk defa bu kadar büyük bir çoğunlukla iktidara geliyordu. Ya gerçekten iktidar olup ülkenin makûs talihini yenecek ya da hep mazlumların durduğu o yerde, hep “muktedirlerin” karşısında şimdiye kadar yaşadıkları ezik ruh haliyle yaşamaya devam edeceklerdi.
O mücadelede kendisine de ihtiyaç vardı.
Zaten o, bunun mücadelesini ta lise yıllarından beri sürdürüyordu. Ama onun seçtiği yol farklı bir yoldu. Anlatmayı seviyordu. Akademinin basamaklarını bir bir tırmanırken, “Hoca” sıfatını alnının teri, aklının gücüyle kazanırken tek sermayesi, bilgisi ve ikna kabiliyetiydi...
Öğrencilerinden hiç esirgemedi onları, ders dışı zamanlarda da konferanslarını dinlemeye gelenlerden...
“Stratejik Derinlik” kitabından alınma; “Tarihte edilgen değil etken olmak, tarihi okumak değil yazmak iddiasındaki her toplum, önce içinde bulunduğu sabit veriler olan zamanı ve mekânı yeniden yorumlamak zorundadır” cümlesi, hem onu “meşhur” eden, belki de politikaya girmesine vesile olan kitabının, hem de temel fikriyatının da anahtar cümlesidir.
Gül, başbakanlığı Erdoğan’a bıraktıktan sonra da, Gül’e verdiği “hizmeti” bu kez Erdoğan’a vermeye devam etti.
“Zamanın” ve “mekân”ın âlimi, kısa bir süre sonra bu toprakların gördüğü en büyük siyaset dehalarından birisi haline gelecek olan çekirdekten yetişme bir politikacıya, Recep Tayyip Erdoğan’a “başdanışmanlık” yapacaktı. Birisi Kasımpaşa’nın sokak aralarından peşinden koştuğu topu taca atarak atılmıştı siyaset meydanına; öteki memleketin en parlak liselerinden birinden mezun, en iyi üniversitelerinden birisini bitirmiş, dil bilen, Doğu-Batı meselesini kederli bir entelektüel hüznüyle değil de, Batı kültürü karşısında Doğu’nun muazzam birikiminin farkında vakur bir Şark âlimi olarak girmişti aynı sahaya, takım kaptanının hizmetine bildiği her şeyi sunmak üzere... Müthiş bir uyum yakaladılar.
Ama onun aklının bir köşesinde hep yazmak istediği kitaplar ve öğrencilerinin tezleri vardı... Ah biraz daha zamanı olsa... Ah biraz daha alakadar olabilse o talebelerle; aslında siz bilmezsiniz, bir bilseniz önleri açılmaya muhtaç ne cevherler var bu memlekette...
1 Ekim 2007 her şeyin dönüm noktasıdır onun için. O gün PKK, Hakkâri Dağlıca Karakolu’nu saldırdı. Zayiat büyüktü. O gün artık girdiği bu yoldan dönüşün olmadığını anladı. Ve eğer mektepte ders veriyor olsaydı, o günün tarihimizde ne kadar büyük bir kırılmaya yol açtığını özel bir ders olarak vermek istediğini hep anlatıp durdu yakın çevresine o günden bugüne...
O artık istese de siyaseti bir Hoca olarak anlatmayacak, bildiklerini bir siyasetçi olarak pratik hayata geçirecekti.
Dışişleri Bakanı oldu, dünyayı hayran bıraktı kendisine. Dünyanın birçok yerinde süren çatışmalarda “arabuluculuk” yaptı. Türk dış politikasını uzun yıllardan beri içine girdiği “pısırıklıktan” kurtarıp “aktif” hale getirdi.
Ne de olsa “zamanın” ve “mekânın” nelere muktedir olduğunu en iyi bilenlerdendi.
Sonra Erdoğan, yerini ona bıraktı. Herkes “emanetçiymiş” gibi baktı ona önceleri. Ama o, o zamana kadar hiçbir şeyi “emaneten” yapmamıştı.
Erdoğan’ın yerini doldurmak kolay değildi, amenna... Girdiği ilk seçimde muhaliflerin rüyalarında bile göremeyeceği yüzde 41 oy aldı. Teşkilattan gelmiyordu. Ama siyasetin pratiğini, bir “siyaset kurdu”nun yanında yapmıştı. Kısa süre içinde teşkilatın “Hoca”sı oldu.
Genel Başkan olduğu günden bugüne yaşadıkları karşısında hiç yılgınlığa kapılmadı. Dışarıdan ve içeriden o kadar büyük bir baskıyla karşılaştı ki, ama o baskıların tümüne karşı direndi, vakarı elden bırakmadan, umudunu yitirmeden, mücadele azminden hiçbir şey kaybetmeden hem de... Ne de olsa umut fakirin ekmeğiydi!
Erdoğan’dan liderlik görevini devralmıştı.
Ya lider olacaktı, ya da lider...
1 Kasım 2015 Pazar günü, akşam saatlerinden itibaren “liderlik tartışmasını” bitirdi. (Şimdi “Biji Serok Ahmet!” demenin tam zamanı...)
Girdiği ikinci seçimde, “ustası”nın yakaladığı başarıyı yakaladı.
Türkiye’nin bundan sonraki on yılına damgasını vuracak o yeni liderin adı Profesör Ahmet Davutoğlu’dur!
Toros Dağları’ndan kopmuş Davutoğlu Yörük Ahmet Hoca yani...