Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Erdem Gül’ü fazla tanımıyorum. Bir kez bir televizyon programına birlikte katıldık, tanıştık, tartıştık. Kısa süren milletvekilliğimde de bir iki kez Meclis kulisinde karşılaştık; güler yüzlü, çok uzaktan bile görsen “Bu adam solcudur” dersin.

        Kavruk bir Anadolu çocuğudur, her halinden kalender bir insana benziyor!

        Ama Can Dündar öyle mi?

        25 yıldan beri tanıyorum. Zaman zaman birbirimize yaramızı gösterdik. Ben işsiz kaldığımda o benim için iş aradı, ben onun için fazla bir şey yapmadım...

        Kitaplarımla ilgili o kadar güzel yazılar yazdı ki...

        “Milliyet” el değiştirdiğinde orada yazmam için “aracı” oldu, birkaç yazımı yayınlattı da, oğlu Ege ile benim imzam aynı gün çıkmıştı onun da yazarı olduğu gazetede. Aradı, “Bugün çifte mutluluk yaşıyorum” dedi, uğraşmalarımıza rağmen yazarlığımı sürekli hale getiremedik orada. En son, geçen sene Habertürk için bir röportaj yaptım onunla, “röportaj” demeyeyim de, sanki daha çok “tartıştık”.

        Başlangıçta aynı yerdeydik.

        İktidarının ilk yıllarında Can Dündar, AK Parti’ye ve onun genel başkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a dair güzel yazılar yazdı.

        Başbakanla gezilere katıldı, birçok belgesel projesinde destek gördü.

        Sonra “Mustafa” diye “yakışıklı” bir film yaptı. Mustafa Kemal “ilk defa” onun belgesel filminde “pür insan” olarak karşımıza çıktı. O da her insan gibi üzülüyor, neşeleniyor, gülüyor, yarenlik ediyor, denize giriyor, bazen de alıp başını gidiyordu.

        Kemalistler “Kuvayı Milliye” ruhuyla ayaklandı, başlarında kalpakları, ellerinde piştovlarıyla üstüne çullandılar Can’ın. Neredeyse canını alıyorlardı. “Nasıl olur da Mustafa Kemal’i ‘ölümsüzler katından’ indirmeye cüret edebilirsin bre zındık” demeye getirdiler.

        Bir ara sokağa bile çıkamaz hale geldi.

        Sonra ne oldu bilmiyorum; Can Dündar yavaş yavaş bulunduğu o “mutedil” çizgiden sapmaya başladı.

        Can Dündar’ın da “dönüşümü” diğer birçok liberal aydın gibi “Gezi kalkışmasına” mı bağlıdır bilmiyorum, ama en son sözünü ettiğim röportaj için yan yana geldiğimizde, artık aramızdaki o eskinin “candan fikirdaşlığı” gitmiş, bir sürü konuda çok ayrı şeyler düşünen iki eski tanıdık haline gelmiştik.

        Ben AK Parti’nin hem Kürt meselesi, hem dindarların sorunları, hem Alevi sorunu, hem “askeri vesayet” bahsinde bu memleket için hâlâ “umut olmaya” devam ettiğini ve daha uzun yıllar iktidarda kalacağını söylüyordum, o ise onun alternatifi olarak herhangi bir partiyi göstermeden, ondan kurtulmanın yollarını aramak gerektiğini düşünüyordu.

        Sonra birkaç kez havaalanlarında karşılaştık. Yazdığı gazeteden kovulmuştu. Televizyon programı bitmişti. Karamsarlığı yüzünden okunuyordu; o sevecen, o güzel tebessüm eden, o “mutedil” arkadaşım gitmiş, yerine 70’li yıllardakilere benzer, kaygılı, endişeli bir “barikat devrimcisi” gelmişti sanki.

        Sonra o Cumhuriyet’e Genel Yayın Yönetmeni oldu, ben AK Parti’den milletvekili adayı. Tam o sırada, bütün hayatları boyunca yalan haberlerden mustarip olduğunu söyleyip duran birtakım solcuların çıkardığı bir gazetede kendimi manşet olmuş bir halde buldum. Eli bıçaklı bir adam ilan edilmiştim. O korkunç cumartesi sabahı, o döküntü gazetede çıkan haberi olduğu gibi Can’ın yönettiği Cumhuriyet’in internet sitesinin manşetinde de görünce, onu arayıp “Ayıp değil mi canım arkadaşım” dedim. O yalan haber akşama kadar kaldı Cumhuriyet’in sitesinde.

        Akşama doğru “Nihayet kaldırtabildim” diye aradı, ama iş işten geçmişti, yine de teşekkür ettim kendisine.

        Yalan haberin bir insanın hayatını nasıl altüst edeceğini, o gün ben kendi halime bakarak gördüm.

        O ise bunu birçok kez yaşamıştı.

        Bir daha karşılaşsaydık, “Yalan haberin yarası kılıç yarasına benzer, mezara giderken beraberinde götürürsün Can, bunu en iyi sen bilirsin” diyecektim. Olmadı.

        En son Çetin Altan’ın cenazesinde gördüm; o mu beni görmedi, ben mi onu gördüm de o benimle konuşmak istemedi, yoksa etrafındakilerin ilgisi görüş açısını mı daraltmıştı bilmiyorum, velhasıl selamlaşmadık bile.

        Keşke Can yaptığı o muhteşem belgeselleri o kadife sesiyle seslendirmeye devam etseydi. Hayata, aşka ve umuda dair şiir yazılarını sürdürseydi.

        Keşke paralel yapının ısıttığı tertibe, suyunu çıkardığı haberin suyunun suyuna itibar etmeseydi.

        Haydi etti diyelim, keşke tutuklanmasaydı.

        Keşke arkadaşı Erdem Gül’le birlikte tutuksuz yargılansalardı.

        Keşke!

        Diğer Yazılar