Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Napolyon, “Tarih, üzerinde uzlaştığımız yalanlardır” demiş. Eyvallah, doğru söze ne denir.

        Fakat tarihin tanımıyla ilgili söylenmiş bir kamyon dolusu lafın içinde en çok hoşuma gidenini bir tarihçi değil, bir romancı olan Oğuz Atay söylemiş. Oğuz Atay “Tutunamayanlar” romanında, “Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir ama görülürken değil” demiş.

        Bir de hiç yabana atılmayacak bir söz daha var ki, “Tarih Nedir?” kitabının meşhur yazarı Edward Carr’a aittir. Carr’a göre aslında “Tarih yok, tarihçi var”.

        Televizyon dizileri sayesinde memleketimizde her dönem bir mevzu, bütün mevzuların “ser mevzusu” haline gelir. Yani anlayacağınız, televizyon dizileri sadece kadın veya erkek starlar yaratmıyor, aynı zamanda her dönemde “star mevzular” da yaratıyor. Son yılların en meşhur mevzusu “tarih”tir.

        O da “Hürrem”le başladı; şu anda kaç milyonsak artık, o kadar tarihçiyiz vesselam...

        Her iş de böyledir aslında.

        Deprem olur, hepimiz bir anda jeolog kesiliriz; ortalık jeologdan geçilmeyince de, aslında jeolojiyle uğraşması gereken bu alanın en yetkin ismi gidip siyaset bilimiyle uğraşır; konunun cahilleri jeolojiyi eline yüzüne bulaştırırken, “siyaset biliminin cahili” hoca da o kocaman alanı “dışkıyla” sıvar.

        Ekonomik kriz olur, hepimiz ekonomist kesiliriz; gerçek ekonomistler bildiklerini unutur.

        Televizyoncular tarihi dizi yapar, milletçe işi gücü bırakır, bir anda hepimiz birer Heredot kesilir, o diziye mevzu olmuş hadiseye dair ne kadar çer çöp roman, kitap varsa hepsini “bestseller” yapar, uyanık müelliflerine milyonlar kazandırırız.

        Bir iki sene önce “Hürrem” modaydı, hepimiz “Hürremolog” kesilmiştik.

        Şimdi “Kösem”i anlatan bir yeni dizi başladı, milletçe ikiye ayrıldık. Bir kısmımız diziye kilitlenmiş, Osmanlı’nın bu “çocuk ve deli padişahlar” döneminde vuku bulmuş hadiseleri büyük bir ciddiyetle seyrediyor, öteki kesim ise tarihimizin bu anlı şanlı Valide Sultan’ı hakkında ileri sürülen “savlara” isyan ediyor, dizinin yayını durdurulmazsa eğer, kendimizi birer gaz bombası yapıp rakiplerimizin burnunun dibinde patlatma tehdidinde bulunuyoruz.

        Kösem Sultan devrinde anlatılanların “uydurmasyon” olduğunu söyleyenler, dizi yapımcılarını “gerçeği anlatmaya” davet ediyor.

        Zaten sorun da burada baş gösteriyor.

        Tarihte olup bitenlerin gerçek olup olmadığını nasıl bilebiliriz mesela?

        Kösem’in, kocası Sultan Ahmed’le başlayıp torunu Avcı Mehmed döneminde “kanı dökülerek” boğdurulmasıyla biten 60 yılı aşkın uzun hayatı boyunca olup biten gerçeküstü olayların tümü; çocuk ve deli padişahlar döneminde askerler her darbe girişiminde bulunduklarında, “Parçalasınlar da öfkeleri dinsin” diye önlerine atılan vezirlerle, paşalarla yetinmeyip ille de önce “para”, sonra “padişahı” istemeleri; Sultan Ahmed ölünce yerine deli kardeşi Mustafa’nın geçmesi; Mustafa’nın “Delidir, olmuyor işte” denilerek devrilmesi; yerine Genç Osman’ın geçmesi; onu da askeri bir darbeyle devirmekle kalmayıp feci bir şekilde boğazlamaları; yerine tekrar Deli’yi getirmeleri; sonra Deli’yi deliğe kapatmaları; yerine Sultan Murad’ı getirmeleri; Murad’ın tahtta büyümesi; üç padişahın yer değiştirmesinin cülusiye olarak hazineye maliyetinin 12 milyon altın olması; bütün bu paraların, “Aman asker darbe yapmasın” diye dağıtılmış olması; yine de ardı ardına Murad’a kadar dört askeri darbenin engellenmemiş olması; Murad döneminde de iki darbe girişiminin birincisinde padişaha “Nasılsa ölecek” denilerek abdest bile aldırmaları; padişah muktedir olunca da intikamını feci alması; belki de 4. Murad’ın o kadar “ceberut” olmasının sebebinin, kendisine karşı girişilen askeri darbe teşebbüslerinden duyduğu korku olması; en son İbrahim olmak üzere bu dönemde üç padişahın askeri darbe sonucu boğazlanarak öldürülmesi gibi buradan Fizan’a kadar uzatacağımız hadiselerin tümü “Kösem” dizisinde ardı ardına sıralansa, mesela bunlardan hangisi bizim için “gerçek” olur dersiniz?

        Bu hadiselerin hangisine inanacağınıza, onları Naima’dan mı, Peçevi’den mi, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan mı, yoksa Halil İnalcık’tan mı okuduğumuza bağlıdır bence.

        Ya da sınırımızı ihlal eden Rus uçağının düşürülmesi hadisesini, günümüzün biri milliyetçi, biri sosyalist, biri Kemalist, biri İslamcı dört tarihçisinden bundan beş yüz sene sonra okuduğunuzu düşünelim.

        O zaman da karşımıza bu “gerçeklik” sorunu çıkacak.

        Bundandır; tarihte gerçeği arama yolculuğunda, yolumuza tarihin kendisi değil, hep onu yazan tarihçiler çıkar.

        O yüzden “tarihi gerçekleri” değil, “gerçek tarihçileri" aramaktır en iyisi...

        Diğer Yazılar