Kuzeye giden bir trende!
Kuzeye giden bir trendeyim.
Her yer karla kaplı olmalı aslında.
Ama yok.
Yılın bu aylarında yağmazsa eğer bu meret, intihar vakaları daha da artıyormuş İsveç’te.
Kar beyazı, bıçak işlemez kör karanlıkta bir ferahlama duygusu yaratıyor olsa gerek; o yüzden “hasta sabahı nasıl bekliyorsa” öyle bekliyorlar karı bu aylarda.
Ama yeşil hâlâ baskın beyaza.
Yolculuk yukarıya, daha da yukarıya; dünyanın damına doğru...
Hüznün göğe vurduğu, yapıların gittikçe seyrekleştiği, ağaçların gittikçe sıklaştığı, karın gittikçe azaldığı, havanın gittikçe soğuduğu, yalnızlığın gittikçe arttığı, yabancılık duygusunun gittikçe katmerleştiği, karanlığın gittikçe koyulaştığı, ıssızlığın gittikçe bir kimlik kazandığı, yolumuza donmuş göllerin, yer yer soğuktan kaskatı kesilmiş, birbirinden belli bir intizam ve mesafeyle kondurulmuş, pencerelerinin önünde Noel mumlarının hep açık durduğu ahşap villaların çıktığı, bir kaybolma duygusu veren, bir alıp başını gitme, bir bu dünyanın tasasından uzaklaşmayı insana bütün benliğiyle hissettiren, zamanın mecalsiz kaldığı, mekânın anlamsızlaştığı bir yok oluşu çağrıştıran yok bir yerdeyim şimdi.
Solumda kızım, önümde oğlum ile karım oturuyor.
Birkaç saat önce bir üniversite şehrini geride bıraktık. Trenin penceresinden istasyona giden yola ilişince gözlerim, tuhaf bir ürpertiyle irkildim.
Kızıma, “Annenin elini ilk bu şehirde tuttum” dedim.
Liyan gülümsedi bana, bir süre öyle kaldı, sonra döndü önündeki kâğıda.
Üzerinde geyik ve kahverengi ağaç yaprağı resimleri bulunan karta bir şeyler yazıyordu o da.
Onun doğduğu şehre doğrudur yolculuğumuz.
Bundan dokuz sene önceydi. Birkaç saat sonra ulaşacağımız şehirde dünyaya gelmişti kızımız bir yaz günü...
Mehmed Uzun, kanserle pençeleşiyordu.
Mehmed ölüm yolculuğuna çıkmış, Liyan ise hayat yolculuğuna başlamak üzereydi.
Memleket yine kan revan içindeydi. Ama ufak ufak ölgün de olsa bir ışık belirmişti bir yerlerde umuda dair. Mehmed hasta yatağında kendinden çok Diyarbakır’ı düşünüyordu.
Yazdığı her şeyin içine sızmıştı bu şehir. Dünyayı dolaşmış, sürgünü bir kader gibi kabul etmeyip edebiyatla ona kafa tutmuş bir yazarın peşinden gidiyordu şehir.
Çocukluğu nerede geçmişse, orasıdır cenneti insanın!
Mehmed’in cenneti de o şehirdi. O yüzden kanser lime lime koparırken canını bedeninden, Diyarbakır’da gömülmeye vasiyet etmişti.
Benim şimdiki yaşımdaydı.
Şimdi kuzeye, daha da kuzeye giden bu trenin içinde, dışarıdaki soğuğa it dayanmazken aklım Mehmed’in yazdıklarında ve “Yaralı şehrim” dediği Diyarbakır’da...
Sur’u tarumar ettiler.
Tarihe ve kültüre iki ucu keskin bir usturayla daldılar.
Kökünden kestiler şehrin şahdamarını, şimdi her yerinden kan sızıyor.
Karanlık cıva gibi çöktü. Işık sızmıyor, kara bir duvar misali her yer... Aksimiz düşüyor trenin penceresine.
Yazıyı bıraktım, döndüm elimdeki romana.
Yaşar Kemal’in, “Demirciler Çarşısı Cinayeti”ne...
“O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler.” Roman bu cümleyle başlar, biter yine bu cümleyle.
Sur’da, Cizira Botan’da “o iyi insanlar”, kazılan hendeklere düşmemek için “çekip gittiler”. İki yüz bin kişi, bu yaman kışta, sadece canını yanına alıp evini barkını bıraktı gitti.
Yaşar Kemal’in sesi kulağımda:
“Bir daha, bir daha hiç gelmeyecekler. Hiç, hiç, hiç! Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.”
Yaşar Kemal konuşuyor, aklım yazıda.
Tren durmadan yol alıyor, daha da yukarıya, dünyanın damına doğru son hızla.
“Şu dünyada her bir yaratığın tutunacak bir dalı var, insanın yok. Çünkü insan kendinde başlayıp kendinde bitiyor.”
Böyle diyor Yaşar Kemal bana.
Toprağın bereketini, insanın lanetini ondan daha gür bir sesle dillendiren çok az anlatıcı geldi kâinatta.
Tarihle, zamanla ve mekânla hesaplaşma görevi sadece bize mi verildi ey Koca Kürt?
Yeryüzü yuvarlağının tepesine giden bir trende kelamın gücü, karanlığı yırtmaya hazır keskin bir ışık gibi duruyor önümdeki sayfalarda...
Tam yirmi yıl önceydi. Yine bu aylardı. “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” cenindi onun belleğinde, “Dicle’nin Yakarışı” fikir düzeyinde bile olsa yoktu Mehmed Uzun’un hafızasında, Yılmaz Erdoğan “Kelebeğin Rüyası”- nı bile görmemişti henüz.
Bu soğuktan kaskatı kesilmiş ülkede, bir yılbaşı gecesi için toplanmıştık Mehmed Uzun’un evinde.
Demek yirmi yıl girmiş araya!
Yaşar Abi, Mehmed Abi artık yoklar.
Yılmaz da çok uzaklarda, Akdeniz’in oralarda...
Liyan ile Miro çekip alıyorlar beni hatıraların mürekkep koyuluğundaki derinliğinden.
Tren bütün hayatımın içinden geçiyor.
Uğradığım bütün istasyonlar son hızla uçuyor gözlerimin önünden.
Hayata çarpıyorum o hızla ben de!