Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        “Uludağ” adı ilk defa bir yazlık sinemada oynayan bir eski zaman filminin sahnesinde mi çalındı kulağıma, yoksa aynı sinemanın büfesinde satılan “Uludağ” gazozunun, kavurucu sıcakta insanın içine bir ferahlık veren çam ağacı süslü şişesinin üzerindeki yazıdan mı bilmiyorum.

        Belki de ikisi bir arada ve aynı anda...

        Elimde gazoz, o filmin içindeyken belki de...

        Yaz günü, kışı anlatan bir filmde mesela.

        Filmin başrolünde Filiz Akın oynuyor, belki Emel Sayın, belki de Gülşen Bubikoğlu... Ediz Hun, Tarık Akan veya İzzet Günay eşlik ediyor onlardan birine...

        Esas kızın babası muhtemelen Hulusi Kentmen, Atıf Kaptan veya Ali Şen’dir. Baba mutlaka fabrikatördür, genellikle kız zengin, oğlan fakirdir. Lüks bir arabası vardır kızın, bir yolunu bulur kaçarlar İstanbul’dan, gelirler

        Uludağ’a... Veya patron bir kışı günü alır ailesini gelir Uludağ’a, kız orada âşık olur esas oğlana... Uludağ’da bir otelde mesela... Patron yanan şöminenin önünde... Üstünde ropdöşambır, dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Kız kaçar, kara saplanır arabası, esas oğlan çıkagelir, kurtarır onu, bazen de aşk böyle başlar...

        İstanbul’un burnunun dibinde bir dağ Uludağ...

        Bütün bir 60’lı, 70’li yıllar boyunca, sayıları pek çoğalmamış olan zenginlerin kışın geldikleri bir yer... Belli ki o tarihlerde her arabasına binen, teleferiğe atlayan buraya tatile gelemiyor. Tatil fikri zaten o tarihlerde bu kadar revaçta değil. Hele bir kış günü çoluk çocuğu alıp buraya kayak yapmaya gelmek zaten külfetli bir iş, zahmetli ve de masraflı... Zaten ahalinin bu işe ayırdığı bir para da yok.

        O yüzden Uludağ’a gitmek bir statü kazandırıyor insana... Kışın buraya gelip kayak yapmak adamı “burjuva”, adamı “sosyete” yapar... O tarihlerde tatil için bir kenara para koyup onu harcamak da bir “burjuva alışkanlığı”...

        O yüzden her şey filmlerde olup bitiyor.

        Buralara ulaşamayanlar, o filmlerdeki muhteşem manzaraya bakıp şöminede yanan odunların ısısıyla ısınıyor, o filmlerdeki umarsız aşklara bakıp üzülüyor, bazen de gözyaşlarını tutamayıp o şık kıyafetler içindeki güzel ve yakışıklı kızların-oğlanların kavuşamamasına kahroluyordu.

        Aslında çok eskidir burayı bir tatil beldesi haline getirme fikri. 1933 yılında ilk otel kurulmuş bu dağa. 1963 yılında da Bursa’dan buraya teleferik yapılmaya başlanmış, Türkiye’nin ilk teleferiği...

        Türklerin dilindeki en eski adı “Keşiş Dağı”dır. Orhan Gazi Bursa’yı aldıktan sonra bu dağdaki sayısız keşiş manastırları teker teker boşaltılmış, bazıları yerlerini Doğlu Baba, Geyikli Baba, Abdal Murat gibi Müslüman dervişlerin inziva mekânlarına bırakmış.

        Öyle ya da böyle, demek ki bu dağ her kültürde bir “çekilme”, bir “sığınma” yeri olmuş... Ha dini olmuş, ha dinlenme amaçlı...

        Doruklarına çıktığın zaman Marmara Denizi’ni, gerisinde İstanbul siluetini gördüğün Uludağ, Dersaadet payitaht olduktan sonra yöredeki herkese bir şey sunmaya devam etmiş. Dağdan alınan buz kütleleri katırlarla İstanbul’a, saraya taşınmış.

        Bugün de, karlar eridikten sonra dağın eteklerinde mukim köylüler, kayak yapılan mekânları ince ince tarıyor, kış günü karda kaybedilen birbirinden değerli şeyleri arıyorlar hâlâ.

        Dağ bu, kadına benzer; dinlemesini bilirsen eğer onu, açar bütün sırlarını sana...

        Fakat gelin görün ki son yıllarda “tatil” bir gelenek oldu bizde de... Artık insanlar yemeğe para ayırdıkları gibi tatile de ayırıyorlar.

        Halkın cebi para görünce, o paranın bir kısmını tatile ayırınca, bu kez tatil yapmayı kendi uhdesinde sanan memleketin zenginleri de halkın geldiği yerlerden kaçıp kendi “janrında” insanların gittiği yerlere gitmeye başladı.

        Yani “halk Uludağ’a hücum edince, ahali Alpler’e kaçtı!”

        Uludağ, sosyetenin tatil yaptığı bir mekân olmaktan çıktı. Halkın da geldiği bir yer oldu.

        Artık bu dağ hiçbir Yeşilçam filmine mekân olmuyor. Zaten o eski filmler de, o güzel kadınlar da, o yakışıklı erkekler de çekip gittiler hayatımızdan uzun bir süreden beri.

        Gazoza gelince... “Spirit”ler henüz girmemişti hayatımıza. Yazlık sinemalarda, gökyüzünün yıldıza kesildiği serin yaz gecelerinde içilen “saf gazoza” bir filmde başrol vermek de Yüksel Aksu’ya kaldı.

        Ben bu yazıyı yazarken Uludağ’a kar yağıyordu!

        Diğer Yazılar