Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Yılmaz Erdoğan’ın şiirinde sözünü ettiği “Ve gri demirli o yatılı okulda uzun uzun, kimsesiz kimsesiz ağladığım” gecelerden bir gecenin, uykunun en derin, en tatlı geldiği saatlerden bir saatti.

        Bizim için gecenin bir yarısı, Amerika için akşam yeni başlamıştı.

        Amerika denilen bir ülkenin farkında değildim henüz.

        “Vizontele”yi bir sene sonra getirecekler şehrimize. Sümbül Dağı’na anten götürecek dağcılar henüz yola koyulmamış.

        “Radyo günleri” zamanı...

        Beden eğitimi öğretmenimiz bir gün önce söylemiş, “Sabaha karşı Muhammed Ali’nin maçı var” diye...

        Koğuşumuz öğretmen yatakhanesinin bitişiğinde.

        Koridordan bakınca görünüyor.

        Öğretmenlerin tümü toplanmış radyonun başına, bir spikerin sesi duyuluyor.

        Muhammed Ali tekrar ringe çıkmış, Ken Norton’a gününü gösterecek...

        Kapı arkasından kulağım radyonun sesinde...

        ***

        İki sevgiliden alıyordu adını... Muhammed ile Ali’den...

        Hayallerimizin bile yetişmediği bir kıtadan bir akrabamız, bizim adımıza yumruk atıyordu koca bir dünyaya.

        Daha ne olsun!

        O zamanlar hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Beni ona bağlayan tek şey, adı ve mensubu olduğum dine mensup olmasıydı.

        Hazreti Ali cenkleriyle başlamıştım yazılı şeyleri okumaya...

        ***

        Nereden bileyim onu Vietnam Savaşı’na sürmek için sefer görev emrini çıkardıklarında, “Ama hiçbir Vietkong benim rengimi aşağılamadı ki, neden gidip onları öldüreyim?” dediğini. Bunu dediği için hapis yattığını, aşağılandığını, dünya şampiyonu unvanının elinden alındığını, vatan haini, cüzzamlı bir adam ilan edildiğini... Bunu kim göze alabilirdi ki? Zirvedeyken otoriteye isyan edip her şeyi elinin tersiyle itebilen kaç adam vardı ki yeryüzünde?

        ***

        “Vizontele” önce Muhammed Ali’yi getirdi evlerimize. Artık bir radyonun başına toplanmak zorunda değildik. Ama bu kez görüntüsünün üzerine milyarlarca karınca üşüşüyordu ama olsun, indirdiği her yumruğun çok iyi görmesek de nereye isabet ettiğini çok iyi hissediyorduk.

        Vizontele onu evimizin başköşesine oturttuğunda, biz biraz uzaklaşmıştık ondan sanki.

        Solculuk bulaşmıştı bir yerimize.

        Ona kim olduğunu sorduklarında “Elhamdülillah ben bir Müslüman’ım” diyordu, aynı soru bana sorulduğuna “Bir devrimciyim” diyordum gururla.

        Nereden bilebilirdim ki aslında benim yapmaya çalıştığım şeyin devrimcilikle hiçbir alakasının olmadığını.

        Yeryüzüne bir tek devrimci geldiyse eğer onun da Muhammed Ali’den başkası olmadığını...

        Kendi kendimize itiraf etmesek de o, bulup bulabileceğimiz örnek alınabilecek tek insan olmalıydı; gel gör ki yaşadığım devir cahiliye devriydi.

        Irkçılığa panzehir olsun diye seçtiği; eşitlik ve kardeşliği esas alan, komşusu açken uykuyu mensuplarına haram kılan İslam dinine ait olmayı, bir iktidara sahip olma aracı olarak görmüyordu.

        ***

        Onun rakipleri ringde değildi. Karşısına çıkan adamlar, o sırada dövülmesi gereken adamlardı o kadar. O ringde bir iş yapıyordu, “Alt tarafı bir iştir benimki” diyordu. “Kuşlar uçar, dalgalar kumları yalar, ben de insanları döverim.”

        Onun rakipleri, uğraştığı kişiler boks ringinin dışındaydı. Daha acımasız bir alanda... Savaşı tezgâhlayanlar, ırk ayrımını yapanlar, insanları inanışlarından, renklerinden, dillerinden dolayı aşağılayanlar de hasımları...

        O yüzden; bütün mazlumların, fakirlerin, ezilmişlerin, çaresizlerin, dilsizlerin öfkesi bir araya gelmiş, o öfke onun yumruğunda cisimleşmişti.

        O yüzden bizim kıtamızda sözünü ettiğim bütün bu insanlar saati 03.00’e kurup ramazan ayında sahura kalkar gibi onun yumruklarını görmeye kalkıyordu.

        Yine o yüzden Kolombiya dağlarındaki gerillalardan Filistin direnişçilerine, Mısır’da rahlenin önüne diz kırmış bir fakihten Hakkâri’de şafak bekleyen bir askere, İrlandalı bir bomba imalatçısından Hintli bir fakire, şeriata baş koymuş bir inançlı Müslüman’dan komünizme inanmış Ortodoks bir Marksist’e kadar, neredeyse herkesin sevdiği belki de dünyaya gelmiş tek adam olmayı sadece o becerebildi.

        Eğer yerküre üzerinde yaşayan biz tekmil insanlar herkesi Muhammed Ali’yi sevdiğimiz kadar sevmiş olsaydık, bu dünya muhteşem bir dünya olurdu.

        Acılı bir tarihten geliyordu.

        Çifte kavrulmuştu. Hem zenciydi, hem de Müslüman’dı.

        Solcuların gıpta ile baktıkları, hayran oldukları, onun gibi olmaya çalıştıkları belki de tek Müslüman’dı.

        Kendini hiçbir zaman siyaset yapan bir adam olarak görmedi. Saddam Hüseyin’den 15 Amerikalı rehineyi almaya gittiğinde bile, “Ben buraya politik birisi olarak değil, bir Müslüman olarak geldim” dedi.

        Yumruklarını başkasının özgürlüğü için kullandı.

        Dava adamı olmayı boksörlüğünün önüne koydu.

        Direniş, disiplin ve iradeyi muhteşem bir hayal gücüyle birleştirdi, kanatlandı.

        ***

        Muhammed Ali öldü.

        Gandi, Mandela, Dalay Lama ve Martin Luther King’den sonra 20. yüzyıl, belki de son siyasi kahramanını kaybetti.

        Diğer Yazılar