Şehirler ve insanlar birbirine benzer.

İnsanların bir dili vardır konuşur, şehirlerin de öyle... İnsan ağlar, şehirler sızlar. İnsanlar yardımlaşır, şehirler bağrına basar. İnsanlar birbiriyle yarışır, bu yarışta şehirler depara kalkar. İnsanın bedeninde kilometrelerce damar vardır, kanı gezdirir; şehirlerin de cadde ve sokakları var, insanları gezdirir, evleri evlere, şehirleri başka şehirlere bağlar. İnsanların yaşama alışkanlıkları vardır, şehirlerin gelenekleri... İnsanlar yeni şehirlerde yeni hayatlar arar; o şehirler o insanlara bir hayat biçimi sunar.

İnsanların birer ismi vardır ve her insan ismiyle müsemmadır derler.

Şehirlerin de bir ismi var ve her şehir inanın ismiyle müsemmadır.

 

*

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra düzen değiştiren Bulgaristan’da bir süre sonra tek tip insan yetiştirmeye başladılar.

Dili, dini, ırkı olmayan komünist insan!

Ama işte olmuyor, devlet tarla, insan da tohum değil ki tarlaya tohum atasın da istediğin gibi insan yetişsin.

İnsanın bir kimliği var, adı var, dini var, siyasi fikri var, hayata bakışı var.

Her zaman olmuyor işte, bir örnek insan yetiştiremiyorsun.

Bulgarların bu girişimini orada yaşayan Türkler sekteye uğrattılar.

Bin bir yola başvurdu rejim, olmadı.

En sonunda orada yaşayan Müslüman Türklerin ana yurtla, yani Türkiye’yle tek bağı olan Anadolu Türkçesinden uzaklaştırmanın yoluna baktılar. Türkçe eğitim veren öğretmenleri, Azerbaycan’a gönderdiler. Orada Azeri Türkçesini öğrenen öğretmenler, gelip Bulgaristan’da Azeri Türkçesini Türk çocuklarına öğretmeye başladılar. Bunda az buçuk başarılı da oldular. Bir süre sonra okullarda Azeri Türkçesi Türk çocuklarının esas dili haline geldi.

Amaç dil birliğinden uzaklaştırmak, Türklerin Türkiye’yle olan tek bağını koparmaktı.

Çünkü dil mühim bir bağdı.

 

*

 

Ama bu da yeterli olmadı. Yine de insanlar Müslüman ve Türk’tü işte ve kimliklerinde ısrar ediyorlardı.

Bu kez daha etkili bir yola başvurdular.

Sorunu kökünden hal etmeye karar verdiler.

Türk çocukları Bulgar okullarına gitmeye zorlandı. Sadece Bulgar okullarında, haftada iki gün birer saat Türkçe dersi verilmeye başlandı.

Yetmedi.

Camiler kapatıldı.

Bütün bunlara orada yaşayan Türkler bağırlarına taş basarak katlandı.

Fakat bir şeyi kabul etmediler.

İsimlerinin değiştirilmesine sıra gelmişti ve işte buna isyan ettiler.

Devlet yine de her birisine birer Bulgar adını taktı.

Ahmet’e “Görgi” dendi, Mehmet’e “Dimitrov” adı verildi.

İşte bu isim değişikliği bardağı taşıran son damla oldu.

Madem güçlü komünist devlete karşı çaresizdiler; yapabilecekleri tek bir şey kaldı ellerinde.

Malını, evini, barkını, tarlasını, dükkanını bırakıp kaçtılar.

Ahmet Ahmet’ti, Mehmet Mehmet’ti...

İsimlerinin peşine düşüp adlarının götürdüğü yere kadar gittiler.

Görgi’yi tanımadılar, Dimitrov’a lanet okuyup anavatana, Türkiye’ye sığındılar.

İsimleri zorla değiştirilen Türkler, buraya gelirken gerçek Müslüman isimleriyle geldiler.

 

*

 

Şehirler de insanlara benzer.

Birer isimleri vardır.

Ama şehirler; insanların tersine, isimlerini değiştirdiğiniz zaman kalkıp başka bir yere kaçamıyorlar.

Tıpkı Dersim gibi.

Kızdılar ona, bir gecede ona “Bulgar zulmü” uygulayarak adını “Tunceli” olarak değiştirdiler. (Duyan da orada yaşayan halk, o günden beri tunç ocaklarından çıkan madenle zenginleşmiş, paraya para demiyor sanacak.)

Ama Dersim’in, Bulgar Türkleri gibi başını alıp gidebileceği başka bir vatını yoktu.

Kendi ana vatanında yeni ismine hiç alışamadı, sadece katlandı ona.

“Dersim dört dağ içinde” diye başlayan türküyü, “Tunceli dört dağ içinde” şeklinde söylemeye bakın hele; oluyor mu?

O halde hepimize Erkan Oğur’dan gelsin!

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!