Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Günümüzde artık herkesin tek bir amacı var; bir başkasını şaşırtmak!

Sıklıkla şöyle haberler duyuyoruz her şeyimizi bir cep telefonuna sığdıralı beri:

“Uçurumun başında selfi çekeme isteği felaketle sonuçlandı.”

*

Dursun direksiyonda, karısı Döndü yanındaki koltukta, hava güzel, tatlı bir sonbahar meltemi esiyor, karı koca köydeki akrabalarını ziyaret etmeye gidiyorlar. Yolun solunda muhteşem bir manzara var, dağ başından geçiyor yol, sol taraf uçurum… “Dursun, dur da bir selfi çekelim şu manzarada” diyor Döndü. Sıkıysa durmasın Dursun, duruyorlar, uçurumun başına kadar gidiyorlar, bir adım sonrası felakettir ama o sırada felaket ikisinin de umurunda değil, varsa yoksa elti veya dünürü şaşırtma dürtüsü; fotoyu çekecekler, sosyal medyalarında yayınlayacaklar, dünür de elti de görecek, ikisi de çok şaşıracak ama şaşırdıklarını belli etmeyecekler, yine de mecburi “beğenecekler”, “beğenmezlerse” onların da sarı öküzü ortalarına alarak çektirecekleri selfilerini Dursun ile Döndü “beğenmeyecek”, bu karşılıklı “beğenmeme” krizi büyük bir aile faciasına yol açabilir, neyse şimdi bunları düşünmenin sırası değil, “Dursun biraz daha yaklaş bana, Dursun tut beni, Dursunnnn”, Döndü için artık çok geç, “Döndüüüü!”

Yol kenarında boş arabayı bulan meçhul bir yolcu, Dursun ile Döndü’nün cesetlerini uçurumun dibinde bulacak.

Peki bu haberi duyan bizler şaşıracak mıyız? Katiyen! Çünkü bu şaşırtıcı bir haber değil. Daha dün Urfa Kalesinde tek ayak üstünde sekerek "şevko" oyununu oynayan arkadaşına video çektiren Şevket’in ayağı kaymış, cesedi metrelerce aşağıya yuvarlanmış, arkadaşı cesedinin başına vardığında ruhunu çoktan teslim etmişti Şevket; bu haber de hiçbirimizi şaşırtmamıştı. O sırada bir sürü insan, mevtanın dakikalar önce uçurumun başında “şevko” oyununu oynarken gösteren videosunu “beğenme” yarışındaydı. Şevket’in ölmeden önce oynadığı Urfa’nın meşhur “şevko” oyunu şaşırtıcı değil, birazcık şaşırtıcı olan Şevket’in uçurumdan yuvarlanmasıdır ama üzücü olan ceset metrelerce yükseklikten yuvarlanırken, bir başkasının aşağıda onu çekmemiş olmasıdır!

Sokakta kadın öldüren ayılara hoşt demek yerine onu videosunu çekip bizi "şaşırtma" derdine düşen malları getirin aklınıza…

*

Bir arkadaşım var, hiçbir şeye şaşırmıyor. “Biliyor musun geçen gün İstiklal Caddesi’nde Hazreti İsa’ya rastladım,” desem, “Ne, bildiğimiz Tanrının oğlu İsa mı?” diye şaşırarak tuhaf tuhaf yüzüme bakmayacak, tam tersine büyük bir doğallıkla, “Devamlı oralarda dolaşıyor garibim, dün ben de gördüm, kokoreç yiyordu” diyerek o sırada neden bahsediyorsa o mevzuda konuşmaya devam edecek.

Eskiden böyle değildi. Ne zaman cep telefonuna sosyal medyaları yükledi, bu hale geldi garibim. Vaktinin mühim bir kısmını o çöplükte geçirdiği için şaşırma duygusunu hepten kaybetti adamcağız. Yediği yemeğin, içtiği kahvenin, giydiği gömleğin, attığı taklanın fotoğraflarını çekiyor (ergen kızlar, mankenler ve birçok "sanatçı" misali dudaklarını büzmüyor ama); bir anda her şeyi unutup ciğerci dükkanının önünde, vitrindeki ciğere bakan kedinin yalvaran bakışıyla cep telefonu ekranına gözlerini dikip, biraz önce paylaştığı çook mühim şey her ne ise, onu “beğenecek”, kendisi gibi artık hiçbir şeye "şaşırmayan" bir müşteri bekleyip duruyor.

Paylaşımını beğenirlerse de şaşırmıyor, beğenmezlerse de…

Bu hazin duyguyu sadece benim talihsiz arkadaşım yaşamıyor ne yazık ki, sosyal medya hesabı olan herkesin haleti ruhiyesi aşağı yukarı aynıdır uzun bir süreden beri.

Sosyal medyalar, önce şaşırma duygumuzu aldı elimizden, sonra birçok şeyimizi; yakın gelecekte de tahmin etmediğimiz bir yığın şeyimizi alacak bizden bu gidişle.

*

“Sosyal İkilem” filmini yeni seyrettim. Filmde, şimdi hesabı olmayana herkesin “şaşırarak” baktığı, -evet sadece bu konuda şaşırıyor insanlar, ‘Nasıl, inanamıyorum, hesabın yok mu?’- (İbrahim Tatlıses’ten “Hesabım var” parçası, hesabı olanlara gelsin!) sosyal ağları yaratanlar, nasıl bir canavar yarattıklarını anlatıyorlar. Ve filmde beni en çok “şaşırtan” şey (benim hiçbir sosyal medya hesabım olmadığı için, Allah’a şükür bir yığın şeye şaşırıyorum hala. Okuduğum, dinlediğim birçok habere şaşırıyor, daha dün bir kaynananın” el alem görsün ne oğullar doğurmuşum” diye kanlı gerdek çarşafının videosunu çekip yayınlamasına şaşırıyor, idam cezası geri gelsin diyenlere, idam cezası olmasaydı Menderes asılmayacaktı diye cevap verenlere şaşırmamalarına şaşırıyor, benim şaşırdığım bir yığın şeye başkalarının neden şaşırmadığına da şaşırıyorum mesela) Facebook, Twiteer, Instagram vb gibi sosyal ağların tepesinde bulunan birçok yöneticinin bu ağlarda hiçbir hesabının olmamasıdır. Yetmemiş, çocuklarını da bu ağlardan uzak tutmuş o adamlar, o kadınlar.

Neye benziyor bu durum biliyor musunuz? Sokaklarda topladıkları kedinin, köpeğin, eşeğin etlerinden sucuk yapıp satan insafsız kasabın durumuna. O vicdansız adam yaptığı sucuğu yemiyor, ama o murdar eti başkasının yemesine gönlü razı oluyor. Çünkü işin ucunda çok büyük paralar var. Bize gelen her videoyu tıkladığımızda birileri banka hesaplarına bakıp şaşırıyorlar, onlar ne kadar zeki, biz ne kadar aptalız diye.

Filmde beni şaşırtan ikinci şey, bu sosyal ağlarda yayılan yalan haberlerin, gerçek haberlerden altı kat daha hızlı yayıldığı bilgisidir ki yalan haberlerin bu kadar hızlı yayılması zurnanın zırt dediği yerdir işte.

*

Bu ağlar sıradan insanlara fikrini özgürce, hiçbir maliyete katlanmadan, hiçbir zorlukla baş etmeden yayma imkanı tanıdı. Bu durum da başta devrim gibi algılandı. Dünya demokratikleşiyordu, artık herkes, her konuda fikrini açıklayabilecekti. İyi bir şeydi… Ancak aradan zaman geçti, bu durumun hiç de sanıldığı gibi demokratik bir ortam yaratmadığı, tam tersine korkunç sonuçlara yol açmak üzere olduğu görüldü.

Şöyle ki:

Fikir serdetme, bu sosyal ağlar yaratılmadan önce belirli bir azınlığın tekelindeydi. Maliyetliydi, riskliydi ve kendine özgü güçlükleri vardı. Her şeyden önce, bir mecrada bir fikir açıklayabilmen yolları çetrefil ve zordu. Açıklanan fikir de mutlaka bir yerlerde yankı buluyordu. Mesela politikacılar mutlaka bir gazeteye veya yazara bir açıklama göndermek zorunda kalıyorlardı. O yüzden misal gazetede makale yazacaksan yazı yazmayı bilecek, o yazıyı belirli bir formatta yazacak ve en önemlisi birisine okutma kudretine sahip olacaktın. Gazeteler, Urfa Kalesine Şevko oyununu oynarken uçuruma yuvarlanan, uçurumun başında karısıyla selfi çekerken boşluğa düşen adamlara, onların canı istedi diye makale yazdırmıyorlardı. Televizyona çıkıp misal Dağlık Karabağ meselesi hakkında fikir ileri sürmen için o meseleyi bilmen lazımdı. Dolayısıyla fikir kıymetli bir şey olarak addediliyordu, o yüzden de fikir sahibi olanlar kıymetli, sözün de bir değeri vardı. (O zamanlar da yazarların “takipçileri” vardı ama o takipçiler genellikle polisti. Yazarın her şeyini takip ediyor, sonra da günün birinde lazım olur diye raporlayıp arşive kaldırıyorlardı.)

Sosyal ağlar, her konuda bir cümlesi olan milyarlarca insanı fikir meydanına sürdü. Oradan da siyaset meydanına… Büyük bir kakofoninin tam ortasındayız şimdi. Sözün kıymeti düştü, fikir sahibi olan alimler ortalıktan çekildi. İnsanlar kendi dar siyasi cephelerinde siperlere yattı. Hepsinin elinde bütün korkunç silahlardan daha tehlikeli cep telefonları… O kümeler gün geçtikçe büyüdü. Karar alıcılar, aklı başında eleştiri yapan gerçek fikir insanlarının fikirlerini tehlikeli addedip bir azınlığın “zırvaları” kategorisine soktu, sosyal ağlarda bir araya gelmiş büyük çoğunluk oluşturan bu cahil cühelanın tek cümleyle özetlenebilecek yıkıcı mesajlarını önemsemeye başladı. Hukuk bunların vesayetine girdi. Artık savcılar, yargıçlar kanunların emrettiğini değil, sosyal medyanın buyruklarını dikkate almaya başladı. Kendiliğinden; hukukun “h”sinden bihaber linççi “Sosyal Medya Jürileri” oluştu.

Bu yüzden bütün dünyada demokrasinin kalitesi gittikçe düşmeye başladı. Popülizm baş tacı oldu. Yalan haber üreten bu güruhun sesi bütün vicdani sesleri bastırdı. Kendi cephesinde sipere yatanlardan gelen her mesaj, aklı başında sanılan bir yığın insanı da etkisi altına aldı. Bu durum böyle olmasaydı mesela koca koca herifler, bir o kadar koca kadınlar o kadar kolay “tufa”ya gelirler miydi? (Bakınız Diyanet İşleri Başkanı bahsinde İlhan Cihaner, Metin Uca, Mustafa Sönmez ve Sedef Kabaş’ın düştüğü durum…)

*

Şimdi, sosyal ağlara takılan bütün sazanların tek bir amacı vardır; karşısındakini şaşırtmak… Ama ne yazık ki artık kimse, hiçbir şeye şaşırmıyor. Ne Hazreti İsa’nın İstiklal Caddesi’nde gezmesine, ne de kaynananın kanlı gerdek çarşafını gururla el aleme gösterip videosunu yayınlamasına.

Birisini şaşırtmak, çocukluktan beri insanın en sevdiği oyundur. Hemen hemen bütün çocuk oyunları şaşırtma üzerine kurludur. Sihirbazlar o yüzden hep hayatımızda olacak.

Şaşırma duygusunu kaybeden insanlık, bu duyguyla birlikte neyi kaybettiğini çok yakında çok daha iyi anlayacak.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00