Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Çocukluğun nerede geçmişse cennetin orasıdır. Yaşadığın sürece, nereye gidersen git, o cennet peşini bırakmaz, her daim arkandan gelir. Gözün hep geridedir, dönüp bakarsın hep, bazen hemen oracıkta bazen de çocukluğun kadar uzaktır sana.

Etimologlar, Türkçede “kendine gelmek” deyiminin “kentine gelmek” deyiminden bozulduğunu söylerler. İnsan kentinde ferahlar, orada soluğuna kuvvet gelir.

Kentin senin kayıp cennetindir. Bir tek orada kendini bulursun. Zaten aradığın şey de “kendin” değil “kentin”dir!

*

Bir şehirde doğmuş, hayatı boyunca şehirde yaşamış biri, ilk defa şehri görmenin ne demek olduğunu bilemez. İlk defa bir şehre gitmek, bir şehri görmek denizin tuzlu olduğunu ilk defa hissetmek gibidir, çarpar insana.

*

Bayram diye bir kez daha “kendime gelmek” için “kentim Hakkari”ye giderken yine çocukluğum tutmuştu elimden. Her şey elli sene öncesinde olup bitmişti aslında. Çocuktum o şehre ilk ayak bastığımda. İlk defa o şehirde gördüklerimi şehirde doğmuş hiçbir çocuk görmedi. Şehri temelli terk ettiğimde çocukluk geride kalmıştı, o günden bugüne her kentime gittiğimde her defasında yeniden çocuk olurum.

Şehirde ilk defa gördüğüm sinemanın, yediğim ilk dondurmanın, rastladığım ışıl ışıl vitrinlerin, çatılı binaların, pastanenin, postanenin, kapısında sepet sepet meyve bulunan dükkanların, vitrininde görmediğim yemeklerin sergilendiği lokantanın, buzlu limonatanın, rengarenk florasan lambaların, karpuz sergilerinin orada, çocukluğumda rastladığım haliyle beni beklediğini sanırım ama heyhat onlardan hiç birisi yoktur. Zaman zelzele olmuş, hepsinin üzerinden geçmiş, nalçalı topuklarıyla hepsini un ufak etmiş; bana kalan tek şey ise, kıvırcık saçlı, büyümüş gözlerle hayretler içinde ilk defa gördüğü o şeylere bir mana vermeye çalışan muzip bir çocukla yoldaşlıktır; onun eşliğinde “kentime gelirim”.

*

Şehre benim gözümle bakan akranlarımın çoğu burada değil artık. Hakkari şehirler içinde öyle bir şehirdir ki, herkes bir yolunu bulur terk eder orayı ama “mecburiyetlikler” hariç çok az kişi göçer oraya. Göç verir ama kolay kolay göç almaz. Gidenlerin; tıpkı benim gibi arkasından gelir şehir. Koca Kavafis’in demesiyle, Gittikleri yerlerde “yeni bir ülke bulamazlar, aradıkları hiçbir deniz yoktur orada, vardıkları yerlerde, geldikleri şehirlerinin sokaklarında dolaşır, aynı mahallede kocar, aynı evlerde aklar düşer saçlarına, dönüp dolaşıp aynı şehre gelecekler sonunda, binecekleri bir gemi yok, çıkacakları bir yol hak getire, ömürleri nasıl tükettilerse orada, öyle tükettiler demektir bütün yeryüzünde.”

Hayatı boyunca gittiği yerde kendi şehrini arar, bulamaz, onlara da kalan tıpkı benim gibi bayramdan bayrama buraya gelirken çocukluklarının elinden tutup gelmektir.

Bu şehre gelen her eski sakinin elinin serçe parmağı, bir çocuğun elindedir.

Kendi çocukluğudur o da.

*

Sakinlerinin ölmesi şehirlerin umurunda değildir. Ölüme meydan okur şehirler. Sakinleri hoyrat davranır, taşını söker öğütür, toprağını para yapar yer, suyunu kurutur, havasını kirletir yine de şehirlerin bir yerlerinde sakinlerine verecek bir şefkati bağrında bir yerde hazırda tutar. En ufak bir yakınlaşma yeter ona, kendini hemen cömertçe sunar. O da hayalinde dondurduğun çocukluk resmidir.

*

Bu yazıyı balkonda yazıyorum. Tam karşımda Hakkari Kalesi. Sol yanımda Bay Kalesi… Kendisi kale olan bu şehre neden iki kale inşa etmişler sorusunun cevabını merak etmeyeceğim bu yazıda. Yeşillikler içinde kaybolmuş derme çatma betondan evlerin bulunduğu bütün arazi çayırdı ben bu şehre ilk defa geldiğimde. İncecik bir patika yol uzanıyordu kalenin altından şehrin çarşısı Pagan’a doğru. “Gulîreş Baba”da mola vermek adettendi, türbesinin yanındaki çeşmede efsunlu su içmek, ermişin ruhuna bir Fatiha göndermek, ondan destur isteyerek şehre girmek her meçhul yolcunun bildiği bir ritüeldi.

O türbe, şimdi sol cenahımda, dönüp bakamıyorum; serçe parmağımı sıkıca kavramış kıvırcık saçlı, gözleri hayretten büyümüş, heyecanı kendisinden büyük bir çocuk engel oluyor bana, “senin işin bakmak değil artık, yazmak!” diyor, parmaklarım gezinmeye devam ediyor tuşların üzerinde.

*

“Gulîreş”in türbesi, Kasrın Aşağısı (Bin Qesrê) dedikleri mevkidedir. Türbenin yanında aynı adla bir cami vardır. Her yılın 15 Temmuz’unda bütün şehir ahalisi yemekler yaparak cümbür cemaat bu türbeye inerdi. Envai çeşit yemek türbenin önündeki tarlada herkese açık sunulduğu için çocukken hepimiz o günü dört gözle beklerdik. Şehre giden yolun bir noktası, o camiye “bağış” yapılan bir noktaydı, bağış da odundu. Şehre sonbaharda yakacak odun taşıyan kamyonlar bu noktaya geldiklerinde mutlaka Gulîreş’in payı kamyondan atılırdı. Kuralı ihlal edenin belasını bulacağı inanışı herkesin gözünü çok korkutmuştu çünkü.

Şimdi kimse Gulîreş’in payını vermiyor; zira artık odun taşıyan kamyonlar kasalarına bir yığın hasreti yükleyerek uzaklaştılar bu şehirden arkalarından bir toz bulutu bırakarak.

*

İbni Batuta, o şeker şerbet “Seyahatnamesi”nde Antakya’dan ayrıldıktan sonra yoluna çıkan Cebel şehrinden bahseder. O Cebel ki şimdiki Lazkiye’nin içinde kalan bir ilçedir. Ağacı meyvesi bol bir şehirmiş o zamanlar, denize yaklaşık bir mil uzakta.. Şehrin girişinde ermiş İbrahim İbni Edhem Hazretleri’nin mezarı yoluna çıkar her meçhul yolcunun, tıpkı çocukluğumda şehrimize girenlerin yoluna çıkan “Gulîreş” gibi....

Dünya mülküne tamah etmeyen, ömrünü Cenab-ı Hakk’a ibadet etmeye adamış bir adamdan bahsediyoruz. Bir hanedan mensubu değildir İbrahim, sahip olduğu mal mülk annesinin babasından, yani dedesinden intikal etmiş ona. Babası Edhem de dünyadan kopmuş, kendini ibadete vermiş seyyah bir ermişmiş.

Seyyah nereye gideceğini planlamaz çoğu zaman. Yoluna hangi şehir çıkarsa o şehrin altından girer, üstünden çıkar, oradan bir şeyler alarak devam eder yoluna. Tıpkı arının her çiçekten bal toplaması gibi…

Bir seyahat sırasında Edhem’in de yoluna Buhara bahçelerinden biri çıkar. Akan bir su kenarında abdest tazelerken, suda yüzen bir elma görür. Nasılsa bir meçhule gidiyor diyerek elmayı alır sudan, ısırır. Birden kalbine bir kuşku girer, sahibinden izin istemeden elmayı yemiştir; bahçe sahibinden helallik almak niyetiyle önüne çıkan ilk kapıyı çalar. Kapıyı bir cariye açar. Ev sahibini görmek istediğini söyler, cariye “Ev sahibi bir kadındır,” der. “Yanına çıkmak için izin istediğimi söyle” der ona. Cariye onu alıp evin sahibesine götürür, Edhem de ona yediği elmayı anlatır. Kadın, “Bahçenin yarısı benim, yarısı da sultanındır, benim payım helal olsun, sultanınkine karışmam,” der. Gel gör ki Sultan o gün Buhara’dan on günlük mesafedeki Belh’e gitmiştir. Edhem hemen Belh’e doğru yola çıkar. Sultanı bulur, durumu anlatır, hakkını helal etmesini söyler ancak Sultan nazlanır, “Bugün git, yarın gel,” diye emreder.

Sultanın civardaki bütün asilzadelerin göz koyduğu güzeller güzeli bir kızı vardır ama kız kimseleri beğenmez. İstediği kişi, ömrünü iyilikle geçirmiş, alnı secdede, ibadeti kendine iş edinmiş, dünyayı umursamayan birisidir. Kızının ne istediğini bilen Sultan konağa döner dönmez kızına Edhem’in hikayesini anlatır. Hikayeyi de, “Dünyada bundan iyisi hak getire. Hak yemekten bu kadar korkan birisini ömrümde görmedim. Yarım elma için ta Buhara’dan Belh’e geldi kızım,” sözleriyle bağlar.

Edhem ertesi gün Saray’a gidince Sultan, “Kızımla evlenmeyi kabul edersen hakkımı sana helal ederim,” der. Edhem direnir, uzun bir mukavemetten sonra razı olur.

Sultan kızına görkemli bir düğün tertip eder. Gece vakti Edhem gelinin yanına gider, zifaf odasının her taraf şatafat içindedir, oda ziynetlerle süslenmiştir. Geline elini sürmez, odanın bir kenarına çekilir sabaha kadar namaz kılar. Bu durum yedi gün yedi gece devam eder. Sultan hala ona hakkını helal etmemiştir. Edhem de her gün ondan hak helalliği ister.

Hükümdar, “Eşinle karı koca olmadan hakkımı helal etmem sana,” diye diretir.

Yedinci gece Edhem eşinin koynuna girer. Sonra boy abdesti alır, namaz kılmak için seccadeyi serer, tam secdeye varırken ağzından tiz bir çığlık çıkar ve ruhunu teslim eder.

Sultanın kızı o gece hamile kalır, vakti dolunca bir erkek çocuk getirir dünyaya, adını İbrahim koyar. Sultanın erkek çocuğu olmadığı için hükümdarlık İbrahim’e geçer ancak o saltanatı elinin tersiyle iter.

*

İşte İbni Batuta’nın yoluna bu İbrahim’in kabri çıkar. Bir türbe var kabrin üzerinde. Yolcular burada konaklar, gariplerin karnı burada doyar.

Ahali Şaban ayının 15. gecesi Şam’ın her tarafından buraya gelip üç gün konaklar. Büyük bir çarşı kurulur burada. Çarşıda her şey vardır. Dervişler burada toplaşırlar. Türbeyi ziyaret eden herkes, türbedara bir mum vermek zorundadır, batman batman mum yığılır orada.

*

Bayramda “kendime gelmek” için “kentime geldim”. Çocukluğum karşıladı beni “Gulîreş”in orada. İbni Batuta devrinde yaşasaydım eğer, kabrinin üzerindeki türbede durur, caminin bahçesine serilir, türbedara onun hikayesini sorar, o da tıpkı İbni Batuta’nın Cebele’ye girerken karşılaştığı İbrahim’in türbesine vesile olan Edhem hikayesine benzer bir hikaye anlatır bana, ben de onu seyahatnameme yazmaya çalışırken bir çocuk serçe parmağımdan çekerek beni “Hadi acele et, Pagan’da dağdan indirilmiş kar ve keçi sütünden yapılmış dondurma eriyecek neredeyse, limonatanın içindeki buz daha fazla bekleyemez, akşama da Lale Sineması’nın yazlık kısmında Yılmaz Güney’in ‘İnce Cumali’ filmi var, yetişmemiz lazım” deyip o zamanlardan beri hafızamda tazeliğini muhafaza eden cennete sürükleyecekti beni.

Çocukluğumun elinden serçe parmağımı çektim, tuşların üzerinde geziniyordu parmaklarım, “önce yazıyı bitir” diyordu bana yaşlı halim.

Yazı büyüdür bu coğrafyada. Kimisi muska yapar taşır yaralı kalbinin üzerinde, kimisi de benim gibi cennete giderken bir uçan halıya dönüştürüp kurulur üzerine.

Bana eşlik ettiğiniz için şükran hepinize, bu vesileyle Kurban Bayramı mübarek olsun size ve ailenize!

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • Tuğba Nur 7 gün önce Çok güzel bir yazı kentini bekleyen için..
    CEVAPLA
0:00 / 0:00