Eşi Semra Hanım Çankaya'yı Özal'dan daha çok istiyordu
Askerler, DYP, SHP hatta kendi partisi ANAP bile onun Çankaya'ya çıkmasını istemiyordu. Ancak Çankaya'ya çıkmak isteyen sadece Özal değildi; eşi Semra Özal ondan daha çok oraya gitmek istiyordu. O halde Özal'ın önünü kesmek artık zordu... Özal, Celal Bayar'dan sonra Çankaya'daki ikinci sivil Cumhurbaşkanı oldu. Demirel çileden çıktı. Ondan sonra ölünceye kadar Özal'ın adı Demirel'in sözlüğünde "Çankaya'nın sakini" olarak kaldı.
Süleyman Demirel, Turgut Özal için bir ağabeydi. Dostlukları çok eskiye dayanıyordu. Demirel, Özal'ı Devlet Planlama Teşkilatı'nın başına getirmiş, 24 Ocak kararlarını aldırmış, hep yakınında tutmuştu.
12 Eylül'de Demirel askerler tarafından ömür boyu siyasi yasaklı olarak Zincirbozan'a gönderilirken, Özal Başbakan yardımcısı olarak Bülent Ulusoy hükümetinde görev yapmaktaydı.
1983 seçimlerinde askerlerin hiç hesaba katmadığı bir şey oldu. Turgut Sunalp'ın MÇP'si ile Necdet Calp'ın HP'sinin yanında ‘buçuk parti" olarak yer alsın diye, çerez niyetine seçime girmesine izin verdikleri Turgut Özal'ın ANAP'ı yüzde 46 oy alarak umulmadık bir başarı elde edip iktidara geldi.
Bu durum herkesin ezberini bozdu. Bütün planları alt üst etti. Askerler el mahkum Turgut Özal'a katlandılar ama Demirel onu hiçbir zaman hazmetmedi. Bir zamanlar küçük kardeşi olarak gördüğü, kendi müsteşarlığını yapmış Turgut Özal büyümüş de "Başbakan" olmuştu. Boynuz kulağı geçmişti. Turgut Özal, yıllar sonra Demirel'le kendisini kıyaslarken şu saptamayı yapacaktı: "Biz Sayın Demirel'le hiç benzemeyiz. O üç lambadan birini söndürün der. Ben ise lamba ilave edin ve tümünü yakın derim. O yalnızca bugünü düşünür. Ben ise gelecek on yılları."
12 Eylül'ü yapan askerler Demirel ve Ecevit'e siyasi yasak getirmişti. Özal, Demirel'in siyasi yasaklı olarak kalmasından yanaydı. Ama bu arada da ülkenin önünü açan bir yığın başarıya imza atmış, ekonomiyi şahlandırmış, önemli yatırım hamlelerine girişmiş, iç ve dış politikada çok mühim hamleler yapmıştı. Bu durum askerlerin hiç hoşuna gitmiyordu. Daha sonra anılarını yazacak olan Kenan Evren, Turgut Özal'ın önünü kesmek için Demirel'in siyasi yasağının kaldırılmasını istediğini söyleyecekti. Evren'e göre, ‘Özal'la baş edecek en iyi kişinin Demirel olduğu muhakkak"tı. Yani Özal'ın hakkından gelebilirse Demirel gelebilirdi. Ona göre Demirel, "milliyetçi ve Atatürk'e Özal'dan daha fazla bağlı"ydı.
"PARTİ DAĞILIR" KORKUSU
1989'da siyasi yasakların kalkması için gidilen referandumda Özal açıkça yasakları savundu ancak ona rağmen yasaklıların yasağı kalktı. Artık siyasi arenada Özal'a rakip olabilecek Demirel gibi çetin ceviz eski bir kurt politikacı vardı. Üstelik aynı sırada yapılan yerel seçimlerde Özal'ın partisinin oy oranı yüzde 21.75'e kadar düştü.
Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığındaki görev süresi doluyordu. 12 Eylül'ü yapan askerler, Çankaya'yı hep askerlere "rezerve" etmişti. Onlara göre orada sittin sene bir asker oturacaktı. Onun da görevi "statükoya bekçilik" yapmak olacaktı; siviller bir yanlış yaparsa elindeki çubukla ellerine vuracaktı.
Ancak gelin görün ki askerlerin bu hesabını Özal bozmaya niyetliydi. Sırası geliyordu ve oraya bir sivil çıkacaktı. O da kendisinden başkası olmayacaktı.
Askerler onu istemiyordu. (Evren, bir kez daha kendisini seçeceklerine dair içinde bir umut taşıyordu. Hatta anılarında, bir ara Özal'dan bu yönde bir işaret aldığını bile kaydeder.)
DYP lideri Süleyman Demirel onu istemiyordu.
SHP lideri Erdal İnönü onu istemiyordu.
Deniz Baykal onu istemiyordu.
Basının önemli bir kısmı ona karşıydı.
Mizah dergileri müthiş bir muhalefet yapıyordu.
Laik kesim ateş püskürüyordu. "Takunyalı" diye gördükleri birinin başbakan olmasına amenna da, Özal gibi namazında niyazında birisinin Çankaya'ya çıkması görülmüş, duyulmuş şey değildi.
Hatta kendi partisi ANAP'tan dava arkadaşları bile onu istemiyordu.
Diğerlerin tümünün bir gerekçesi vardı ama partili arkadaşlarının temel gerekçesi, partiyi bırakıp Çankaya'ya çıkarsa parti sahipsiz kalacak, zaten "dört eğilimin güçlükle bir arada durduğu" parti dağılıp gidecekti.
Onun için eğer onu ikna edebilirlerse Demirel'i Çankaya'ya göndermek ve DYP ile ANAP'ı birleştirerek Başbakanlığa onu ikna etmek bulunacak en iyi yoldu.
Ancak Çankaya'ya çıkmak isteyen sadece Özal değildi; Semra Özal, eşi Turgut Özal'dan daha çok oraya gitmek istiyordu.
Madem Semra Özal da bu kadar istiyordu, o halde Özal'ın önünü kesmek artık zordu.
"ÇANKAYA'NIN SAKİNİ" OLDU
Özal bütün planlarını yapmıştı. Aslında kafasında bir başkanlık sistemi vardı ancak bunun için anayasa değişikliği gerekiyordu ve bu bir hayli zordu. Yine de bir planı vardı. Ona göre arkadaşlarının kaygısı yersizdi. O Çankaya'ya çıktığında arkadaşları onun arkasından bir genel başkan, dolayısıyla başbakan seçmeyeceklerdi. O birisini işaret edecek, o kişi hem partinin genel başkanı, hem de başbakan olacaktı. Bu arkadaşlarından isteyeceği son görev olacaktı.
16 Ekim 1989 günü partisinin MKYK toplantısında yaptığı konuşmada adaylığını şu şekilde açıkladı:"Başbakanlıkta kalsam, yukarıya bir arkadaşımızı göndersek, yarın gazetelerin ‘kukla Cumhurbaşkanı' diye yazacaklarını biliyorum. Tersini yapsak, ben yukarı gitsem, bir arkadaşımızı başbakan tayin etsek ‘kukla başbakan' diye yazacaklarını biliyorum. Ben Anavatan Partisi'nin başında başka parti liderleri gibi, eskiden adet olduğu gibi kazık çakacak değilim. Gün gelecek zaten ayrılacağız. Emri Hak vaki olacak, yine ayrılacağız. Anketler hakikatleri söylüyor. Bu anketleri de gördükten ve dün toplantıyı arkadaşlarımla yaptıktan sonra neticede adaylığımı koymaya karar verdim."
20 Ekim 1989 günü Meclis'te Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu yapıldı.
DYP Meclis'e girmedi. SHP'den Hasan Fehmi Güneş, iki muhalefet partisinin Meclis'te bulunmadığını belirterek seçim yapılamayacağını söyledikten sonra çekip gitti. ANAP'tan bir üye hariç hepsi oradaydı. Özal oldukça neşeliydi, ilk turda Özal 247 oy aldı. 24 Ekim'de ikinci tur oylaması yapıldı bu kez de 256 oy aldı. 31 Ekim günü ise üçüncü tur oylamaya geçildi. Muhalefet yine yoktu. Oylama sonucu Özal 263 oy aldı. Salt çoğunluk olan bu sayı Cumhurbaşkanlığı için yeterliydi.
Turgut Özal, Celal Bayar'dan sonra Çankaya'ya seçilen ikinci sivil Cumhurbaşkanı oldu.
Demirel çileden çıkmıştı. Ondan sonra ölünceye kadar Özal'ın adı Demirel'in sözlüğünde "Çankaya'nın sakini" olarak kaldı.
Özal, 31 Ekim 1989 günü son defa Meclis grubuna seslendi ve bütün arkadaşlarından "Bölünmeyin, parçalanmayın. Allah'ın ipine sımsıkı sarılın" ricasında bulundu.
Akbulut donup kaldı
Özal'dan sonra parti içinde bir kişinin başına talih kuşu konacak, seçime girmeden başbakan olacaktı. Muhtemel lider adayları Ekrem Pakdemirli, Mesut Yılmaz, Hüsnü Doğan, Mehmet Keçeciler, Ali Bozer, Oltan Sungurlu ve Cengiz Tuncer, Özal'ın işareti üzerine bir araya gelip meseleyi tartıştılar. Özal içlerinden birisini işaret edecekti, en azından onların beklentisi o yöndeydi. Turgut Bey'in yanında bulunan Güneş Taner bir ara toplantının yapıldığı yere gitti. Özal'ın fikriymiş gibi, en iyi genel başkan adayının Ekrem Pakdemirli olduğunun, ancak eşi başörtülü olduğu için de olamayacağını söyledi. Yoğun tartışmalarla bir yere varılmadı. Sonra Özal toplantıya katıldı. Arkadaşlarının kendi aralarında anlaşıp anlaşamadığını sordu. Anlaşamamışlardı. Peki dedi ve çekip gitti.
Turgut Bey'in kafasında, hiç kimsenin aklına gelmeyen bir isim vardı.
Yıldırım Akbulut o sırada Meclis Başkanı'ydı. Başbakan olmak aklından bile geçmiyordu. Özal 31 Ekim'de seçilmişti, 9 Kasım'da da Meclis'te yemin edecekti. Meclis Başkanı olarak Akbulut yapılacak olan bu törenin hazırlıklarıyla meşguldü. Özal Meclis'te merasim kıtasını selamladıktan sonra ikisi birlikte Meclis merdivenlerini çıkarken Akbulut, "Efendim, hükümet kurulacaksa ve kongreye de gidilecekse bugün ilan edilmesi lazım" dedi. Özal hiç istifini bozmadan, gayet soğukkanlı bir sesle, çok sıradan bir şey söylüyormuş gibi, "Hükümeti sen kuracaksın, devir teslimden sonra konuta gel konuşalım" dedi. Akbulut donup kalmıştı. Özal kürsüde yemin ederken, o da içten içe kendisi için dua ediyordu.
Akbulut, daha sonra o günleri gazeteci Tufan Türenç'e anlatırken, Özal'ın cumhurbaşkanı olmaması için bir kez kendisiyle konuştuğunu, başlarında kalırsa yerel seçim yenilgisini çabuk atlatacaklarını, yine eski görkemli günlere kavuşacaklarını anlattığını söyler. Bunun üzerine Özal ona; "Bak, insanlar doğar, yaşar ve ölür. Bizim parti de doğdu, yaşadı ve öldü" demiş.
ÖCALAN'I ATEŞKESE İKNA ETTİ
Beklendiği gibi Özal'ın Çankaya'ya çıkmasını muhalefet içine sindiremedi.
Süleyman Demirel onun Çankaya'daki varlığından hiç haz etmedi.
Erdal İnönü, Özal'ın yapacağı hiçbir toplantıya katılmayacağını ilan etti.
Deniz Baykal, oradaki varlığını şaibeli olarak gördüğünü söyledi.
Ama o hiçbirisine kulak asmadı, Türkiye tarihinde ilklerini gerçekleştirmeye burada da devam etti. Yeri geldiğinde kendi kurduğu partiyle çatıştı. Askerle ilişkileri emir komuta zincirinden çıkarmaya çalıştı. Kürt meselesine karşı devletin bakışını yumuşattı, çözümü öne çıkardı. Dönemin Kürt siyasetçileri ve danışmanları vasıtasıyla PKK lideri Öcalan'la görüşme yollarını aradı, hatta Öcalan'ı önemli bir ateşkese ikna etti. Sınır dışındaki Kürt varlığını Türkiye'nin yanına çekmek için hamleler yaptı. Belki de onun sonunu getiren bu hamleler oldu.
1993 yılı, Türkiye için daha sonra ‘kapalı darbe' olarak anılacak olaylara sahne oldu. Önce Uğur Mumcu öldürüldü, ardından Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in uçağı esrarengiz biçimde düştü. Güneydoğu'da şiddetin kısa dönemli de olsa kesilmesinin sağlandığı ilkbaharda, bu ateşkesin süresiz olarak uzatılmasının arifesinde, 17 Nisan 1993'te Özal kalp rahatsızlığıyla hastaneye kaldırıldı. Çankaya'da spor yaparken fenalaştığı söylendi. Kurtarılamadı. Üzerindeki sır perdesinin halen aralanmadığı bir şekilde hayata veda etti.