Kültür Bakanı Prof. Nabi Avcı doğruladı: Sahtekârlar, dolandırıcılar, üçkâğıtçılar yepyeni bir yol bulmuşlar, “Hazine keşfettik ama çıkartmak için rüşvet vermemiz lâzım; gelin ortak olun, işi beraber yapalım” deyip milletin parasını çarpıyorlarmış...

Etrafı “hazine” diye kandırdıkları objeler ise soba boyasıyla boyanıp üzerine mücevher görüntüsü vermek için renkli camdan göz takılmış heykeller gibisinden sürü sürü kıytırık tarihî eser karikatürleri!

Elyazması kitap, sikke, heykel, kap-kacak ve her türlü toprakaltı objenin sahteleri birkaç sene öncesine kadar Suriye’de, özellikle de Rakka taraflarında yapılır; dört bir tarafa buradan dağıtılır ve eski eserden zerre kadar anlamayan ama kolay yoldan zengin olma yahut kolleksiyoner görünüp etrafa hava atma meraklılarına şakır şakır kakalanırdı.

Avanak müşteri arayan sahtekârlar ellerindeki toprakaltı malların Bağdat Müzesi’nden çıktığını söylüyorlardı; Bağdat Müzesi gerçi yağmalanmıştı ama buradan kaçırılan objeleri Batı’nın önemli müzeleri kolleksiyonlarına çoktan katmış ve yağma malı aldıklarının farkedilmemesi için depolarına kilitlemişlerdi bile...

Bizde pazarlanmasına çalışılan mallar ise, hâlis muhlis Rakka mâmulâtı idi...

ÜÇ BİN SENELİK İNCİL!

Ama sahtekârların haklarını yemeyeyim: Bundan 15-20 sene önce imal edilmiş olan malların bir kalitesi vardı! Sahte olmasına sahte idiler ama sanatkâr diyebileceğimiz üçkâğıtçıların ellerinden çıkardı; adamlar işlerine özen gösterirler, ortaya sadece uzmanının anlayabileceği bir “eser” koyarlardı.

Önceliği elyazması Tevratlar’a, İnciller’e ve özellikle de Süryanice İnciller’e vermişlerdi. Bu eserlerde kullanılan alfabe o bölgenin zaten kendi yazısı idi, dolayısı ile istenen devrin kaligrafisi ile yazmak sahtekâr için gayet kolaydı, bir güzel eskittikleri sayfaların üzerine asırların yıprattığı havası verilmiş düzmece bir de cilt de geçirdiler mi, buyurun size Hazreti İsa’dan da önceki asırlardan kalma bir İncil-i Şerîf!

Elyazmalarını yağ kandilleri, sikkeler, tanrıça heykelleri ve toprak kap-kacak gibi başka objeler takip etti. Ama dikkat buyurun: Sahte olan objenin “kendisi” değil “yaşı” idi, yani en fazla üç-dört yıl önce imal edilmiş kandiller, vesaireler üç-dört bin senelik gibi pazarlanıp ve müşteri buluyorlardı.

Derken seri üretime geçildi, geçilince de malların kalitesi düştü! Sahte oldukları daha önce ciddî bir incelemeden sonra anlaşılabilen Suriye imâlâtı düzmece eserler artık gözden geçirmeye gerek bile kalmadan “Sahteyim, sahte!” diye bas bas bağırıyorladı.

KAFKASYA’YA TAŞINDI

Seneler boyu Suriye ve Irak taraflarında üslenmiş olan sahte tarihî eser pazarlama merkezleri, Suriye’nin karışması üzerine Kafkasya’ya, özellikle de Gürcistan’a nakledildi. Düzmece malların imâlâtı yine Ortadoğu’da yapılıyor, dağıtım ve milleti kazıklama faaliyetleri ise şimdi Kafkasya’dan idare ediliyor. Kültür Bakanlığı sahte eserler hakkında sayfa sayfa listeler yayınlıyor ama bakıp okuyan kim?

Bu milletlerarası sahtekârlık kampanyası şimdi gemi azıya almış vaziyette! “Terör örgütü kimlik bilgilerinizi kullanmış, hesaplarınıza girmişler, bankadaki hesabınızı boşaltıp falanca yere bırakın da adamları enseleyelim” diyen üçkâğıtçılara koskoca profesörler bile inanıp paralarını tıpış tıpış götürecekler de “Hazine bulduk, gel beraber çıkartalım” diyenlere mi inanılmayacak?

Hele cep telefonunuza inciler, mercanlar ve türlü türlü cevahir arasında “Asırlardır bu mağaradayım, gel beni kurtar!” diye yalvaran som altından yapılma süsü verilmiş heykel fotoğrafları da gönderilmiş ise!

Şimdilerde elden ele dolaşan define haritaları meselesi ise hem vahim, hem de komik bir maceradır; onu da daha sonra anlatırım...

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!