Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        GÜNEŞ ilkbaharda Öküz Burcu’na girdiği zaman, öküzün iki boynuzunun arasında “Ülker” yahut “Süreyya” veya “Pervin” dedikleri ve yedi adet yıldızdan meydana gelen bir takımyıldız yükselir. Gündüz vakti ortaya çıkan bu yedi yıldızın en parlağının göründüğü an “Nevruz”un, yani ilkbaharın başlangıcıdır.

        Ülker’in ortaya çıkması ile kutlamalar yapılır, ardından bereketli yağmurlar yağar, ortalık yeşerir ve ilkbahar başlar.

        Sonra aylar geçer, Ülker ufukta kaybolur, yahut eski “nücum”, yani yıldız ilmi deyimi ile “düşer” ve bu defa gündüz yerine geceleri yükselmeye başlar. Karanlıkta farkedilir hâl alır, 27 Ekim’de “evc” denen en yüksek noktasına erişir ve denizde fırtınalar çıkar.

        Ülker, artık “yedi adet cadı” olmuş, etrafa fenalık etmeye başlamıştır, dolayısı ile yumuşatmak, cadıların hiddetini dindirmek lâzımdır ve bunun için şeker gibi tatlı yiyecekler sunulması şarttır. Kadın-erkek, çoluk-çocuk Ülker’e şekerli yiyecekler adar ve tapınaklara götürüp sunarlar.

        Mehmed Âkif’in o muhteşem “Çanakkale Şehidleri’ne” manzumesinde geçen “Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan / Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsam oradan” beytinde geçen “Süreyya”, işte yedi yıldızdan meydana gelen Ülker takımyıldızıdır.

        Bu inanış eski Mezopotamya kültürüne mahsustu ve insanlar binlerce sene boyunca Ülker gündüzleri ortaya çıkınca bayram etmiş ama geceleri görününce de korkuya kapılıp hediyeler sunmuşlardı.

        DOĞU’DAN BATI’YA GEÇTİ

        İskender ile Ptolome’nin sonraki asırlarda Doğu’ya yaptıkları seferlerde Mezopotamya ile Şark’ın inanışlarını yazıya geçirtmelerinin ardından bütün bu âdetler Batı dünyasına gitti, zamanla Roma’ya intikal etti, oradan diğer medeniyetlere de yansıdı, birbirlerinden farklı etnik gruplar tarafından da benimsendi ve bu gruplardan biri olan Keltler, Ülker’in gündüz kaybolup gece ortaya çıkması inancına “Samhain” dediler, Samhain zamanla “Halloween”, yani “Cadılar Bayramı” hâlini aldı.

        Son birkaç sene içerisinde bizde dar bir çevre ile de sınırlı olsa kutlanmasına başlanan “Cadılar Bayramı”nın aslı budur.

        Ama, ortada bir tuhaflık var: Her 31 Ekim akşamı suratlarını boyayıp tuhaf kılıklara bürünerek İstanbul’un lüks mekânlarına giden magazin figürlerimiz, kutlamaya heveslendikleri Cadılar Bayramı’nın aslında bu topraklardan çıktığının farkında değildirler ve o günün Nevruz’un tam tersi olduğunu bilmezler. Yaptıkları kutlamanın ardında Cadılar Bayramı’nı ithal malı bir etkinlik olarak algılayıp “çağdaş” şekilde eğlendiklerini zannetmeleri vardır.

        ASLINI BİLSELER KUTLAMAZLAR!

        “Cadılar Bayramı” yahut Ülker’in sonbahar geldiğinde geceleri parlamasını temel alan bu düşünce sistemi zamanla Ülker’i değil, insanları korkutmaya yönelik bir faaliyete dönmüştür. Cadılar Bayramı’nın sembollerinden olan içi boşaltılıp kaş-göz ve ağız yapıldıktan sonra içerisine mum dikilen balkabağı da, o gece insanların suratlarını boyayıp ortaya dökülmeleri de, artık Ülker takımyıldızını veya Batı’daki ismi ile Pleiades’i memnun etmek değil, insanları güya korkutmak için yapılmaktadır.

        Ama bizde “korku kültürü” yoktur; âdetlerimizde de, folklorümüzde de korkuyu temel alan bir unsura pek rastlayamazsınız. Balıkesir taraflarında her sene düzenlenen, işgal senelerinde Yunan askerlerini korkutmak maksadıyla yapıldığı söylenen ve artık her sene düzenlenen bir gösteri hâlini alan “tülütabak”ın temeli de aslında eski mitolojideki “keçi ayaklı Pan”a dayanır.

        Peki, magazin figürlerimiz Cadılar Bayramı’nı niçin kutluyorlar dersiniz?

        Özentiden! Dışarıdan gelen her âdeti modernleşme, çağdaşlaşma ve globalleşme zannetme takıntılarından... Cadılar Bayramı’nın aslında “Şark işi” olduğunu bilseler, emin olun, başlarını bile çevirip bakmazlar!

        Bu taklid hevesinin ardından Türkiye’de artık Hristiyan dünyasındaki büyük perhiz öncesinin son kutlaması olan Faşing’i ve her sene tevbe salısında yapılan Mardi Gras’ı da herhalde göreceğiz ama Cadılar Bayramı’nda suratlarını binbir türlü boyayıp cadıya benzemeye çalışanların ve tabiî halleri sebebi ile boyanma çabasına katlanmalarına aslında hiç de gerek olmayanların taklid etmeleri gereken bir başka şenlik daha var: Firavunlar zamanından kalan “Şemminesim” bayramı!

        Üstelik, Şemminesim’in şartı, şenliklerde kokusu en az beş yüz metreden alınan kokmuş balık bulundurmaktır ve böylesine kokulu bir şenlik, özenti heveslilerimize pek çok yakışır!

        Diğer Yazılar