Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        1990'lı senelerde, özel radyoların moda olduğu günlerdeydi. Haftada bir gece, çalıştığım gazetenin dahil olduğu grubun radyosunda program yapıyordum. Alaturka müziğin nadir ses kayıtlarını çalıyor, sohbet ediyor, arada bir de tarih, edebiyat yahut musiki gibisinden konuların uzmanlarını yahut profesyonel seviyede bilgi sahibi meraklılarını davet ediyordum ve saatlerce konuşuyorduk. Bir gün, arkadaşlarımdan biri "Kandilli Rasathanesinin başında '[şikara' diye bir hoca var" dedi. "Çok tatlı konuşur, depremden, enteresan konulardan bahseder, istersen bir akşam onu davet et, sohbet edersiniz". Söylediği hocayı buldum ve davetimi kabul etti. Prof. Dr. Ahmet Mete [şikara ile o vesile ile tanıştım. Hiç unutmam, hocayı program öncesinde Topağacı'ndaki evinden aldım ve radyoya beraberce gittik. O gece canlı yayında yaptığımız sohbet hâlâ hatırımdadır. Hoca deprem dışında bir şey konuşmadı, sadece Marmara Böl-gesi'nin yakında bir felâkete uğrayacağını söyledi ve "Deprem geliyor ama hiç hazırlığımız yok. Çok kötü yakalanacağız" dedi.

        YERYÜZÜNÜN ÇIĞLIĞI

        1967 yazında, tatil için Adapazarı taraflarında bir çiftlikteydim ve o senenin Temmuz'undaki büyük depremi bizzat yerinde yaşamıştım. Ağaçların yerlere yapışırcasına eğilmelerini ve elektrik direklerinin bir o vana. bir bu yana gidip gelmelerini görmüş ama çok daha da korkuncuna şahit olmuş, saniyelerce devam eden sarsıntı sırasında yerin altından kulakları yırtarcasına yükselen sesi işitmiştim. Prof. Işıkara'nın anlattıkları işte bu yüzden alâkamı çekti ve canlı yayında birkaç saat boyunca deprem konuştuk. Derken program bitti ve hoca ile sohbete devam ettik. Bir ara çantasından bazı broşürler çıkardı, "Bunlarda depreme karşı alınması gereken tedbirler yazılı. Hepsini biz hazırladık. Gazetenin yönetimine göster. İlâve olarak vermeyi kabul ettikleri takdirde biz para falan istemeyiz, her türlü ilmî desteği de sağlarız" dedi. Broşürleri ertesi gün gazeteye götürdüm, Işıkara'nın söylediklerini naklettim ve "Böyle şey olur mu? Hoca panik mi çıkartmak istiyor?" cevabını aldım. Malum felâket, o geceki radyo programından ve ertesi gün gazetede yaptığımız bu konuşmadan birkaç ay sonra geldi. 1999'un 17 Ağustos gecesi kendimi toparlamamdan hemen sonra ilk düşündüğüm, Prof. Işıkara'nın anlattıklarıydı.

        UĞURSUZ YILDÖNÜMÜ

        Marmara Bölgesi'nde 20. yüzyılda yaşanan en büyük felâketin, yani 17 Ağustos depreminin onuncu yıldönümüne, şunun şurasında bir buçuk ay kaldı. Aradan geçen bu on sene zarfında depremi her hatırlayışımızda, özellikle de ilk yıllarda hep sarsıntı ânını yaşadık. Kâh üzüldük, kâh hevecanlandık. bazen oturduğumuz evlerin sağlam olup olmadığını merak ettiğimiz de oldu ama sonra âdetimiz veçhiyle herşeyi unuttuk. 2009 senesi, sadece 1999 felâketinin değil, çoktaaan İstanbul'un "Türk" olmasından sonra 1509 da yaşanan ilk büyük depremin de 500. yıldönümü. Şehir, 1509 un 14 Eylül'ünden itibaren 18 gün devam eden bir âfet yaşamış, çok büyük hasar görmüş, 109 cami ile 1070 ev yıkılmış, surların bir kısmı çökmüş, yer yarılmış ve denizin bile taşması üzerine Halic'in her iki yakası da sular altında kalmış ve en az 13 bin kişi can vermişti. Dün, Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara bir proje münasebetiyle gazetedeydi ve Hoca ile konuşurken, 1990'larda bana radyoda yapmış olduğu uyarı ile bu uğursuz yıldönümlerini hatırladım. Unutmayalım: Musibet, İstanbul'u her 250 senede bir mutlaka ziyaret ediyor ve içerisinde bulunduğumuz bu yıllar da tam ziyaret zamanına denk düşüyor...

        Diğer Yazılar