İçki "levâzım-ı saltanattandır", yani saltanatın gereğidir!
ŞARK milletlerine, dolayısıyla bize de arız olan "ya ifrat, ya tefrit" kuralı, Topkapı Sarayı'nda geçen hafta yaşanan malum hadiseden sonra tepemizde yine bütün haşmetiyle hüküm sürmeye başladı. Mesele, Topkapı Sarayı'nda vakti zamanında içki içilip içilmediği... Adamın biri, üstelik tarihle alâkadar olduğu söylenen "profesör" unvanlı bir zavallı çıkıyor, "Orada sadece şerbet içilirdi" buyuruyor; bir gazeteci de, sadece söz söylemiş olmak için "Sarayın duvarları içinde ne türden cinsi sapıklıklar yaşandığını biraz tarih okuyan herkes bilir" diye saçmalıyor. İfrat ve tefrit, işte budur: Bir yanda Osmanlı polisliğine soyunup imparatorluk devrini şerbetler, buhurdanlar ve dualar içerisinde bir şeriat devleti gibi göstermeye çalışan şartlanmış cahiller; diğer yanda da bilgi ve fikir yokluğunu örtebilmek için geçmişini aşağılamaktan, küfürlerden ve "cinsi sapıklıklar" cinsinden ucuz sözlerden medet uman garipler var. Ve, neticede, bir Allah'ın kulu çıkıp da "O sarayın sahipleri de sizler ve bizler gibi etten-ke-mikten insanlardı, onların da zaafları vardı; şayet 'mükeyyefat' (keyif verici maddeler) kullandılar ise dinden çıkmamış, sadece günah işlemişlerdi" demiyor.
HEM ARD NİYET, HEM CEHALET
Aradan bunca asır geçtikten sonra, bugün tarihin tartıştığımız tarafına bakın: Sarayda içki içilir miymiş? İçilirdi efendim, içilirdi... İçki üstelik sadece Topkapı'da değil, sarayın temellerini atan Fatih Sultan Mehmed'den ve dolayısıyla İstanbul'un fethinden önce tahta çıkmış, yani Edirne'de ve Bursa'da yaşamış hükümdarların saraylarında da vardı, 19. yüzyılın ortalarında Topkapı'nın yerini alan Dolmabahçe'de de mevcuttu. İçilirdi, vardı, mevcuttu, zira o sarayın sakinleri de insandı. Üstelik, bunun böyle olduğunu ayrıntılı kronikleri, yani dönemin olaylarını detaylarıyla anlatan Osmanlı Tarihleri'ni ve yine o zamanlardan kalma yazışmaları, menâkıbnâmeleri, hatıraları ve hattâ raporları görüp okuyabilen herkes bilir. Okusalar, Fatih'in tarihlere "Velî" diye geçen oğlu İkinci Bayezid'in gençliğinde afyon müptelâsı olduğunu öğrenir, Bursa'daki Ulu Cami'nin inşasının tamamlanmasından sonra Emir Sultan'ın camiyi yaptıran Yıldırım Bayezid'e "Eksik olmuş, dört tarafında da dört meyhane yaptırsaydın" dediğini farkeder, 17. ve 18. asırlardaki saray âlemlerine şaşar kalır ve bir ard niyetleri yahut cehaletlerini örtbas etme çabaları yoksa "Onlar da insandı ve zaafları vardı" diye düşünür ve tuhaf yorumlara girmezler.
HALİL HOCA YAZDI, BEKLEYİN
Bütün bu kaynaklarda yazılanlar ne padişahların hepsinin içki düşkünü, hattâ alkolik oldukları mânâsına gelir, ne de sarayın sapıklıkların mekânı olması demektir. Sarayın, idarî birimlerin dışında kalan kısmı "padişahın evi"dir; işretin açığı yahut gizlisi, günah, sevap, muhabbet yahut nefret gibi duygular ve davranışlar orada da varolmuş ve yaşanmıştır, bütün mesele de zaten budur. Hattâ, merak edenler Isfahânî'nin "Kitâbu'l-Agaanî"sine bakar, Osmanlı sarayındaki eğlencelerin Abbasi Halifeleri'nin saraylarında yaşananların yanında nasıl masum bir çocuk oyunu gibi kaldığını görüp hayrete düşebilirler. İçkinin Müslüman sultanların saraylarındaki yerini şimdiye kadar açıkça tek bir kişi ifade etmiştir ve o kişi, içtiğini zaten saklamayan bir hükümdardır: Kendisinin ve soyundan gelenlerin asırlar boyu Hindistan'ı idare ettikleri Bâbür Şah... Bâbür, içki ve saraylardaki âlemlerden bahsederken "Bunlar, levâzım-ı saltanattandır", yani "Bu işler, saltanatın gereklerindendir" demiş ve günahını da, sevabını da aşikâr etmiştir. "Saray ve içki" konusundaki son sözü, çok yakında Halil Hoca, yani üstâd Halil İnalcık söyleyecek. Hoca'nın, yayınlanmak üzere olan kitabının konusu saraylardaki "işret meclisleri" olacak. Dolayısıyla şimdilik susalım ve üstâd Halil İnalcık'ın bu konuda son noktayı koyacağı eserini bekleyelim...'