Son Dakika

1927’de Osmanlı hazinelerini satışa çıkartmamızın belgeli öyküsü

04.11.2018 - 11:23 | Güncelleme:

 

Geçen hafta Tvnet’te Ayşe Böhürler’in “Türk Kahvesi” isimli programına konuk oldum.

Söz bir ara Ankara’nın 1920’li senelerde Topkapı Sarayı’ndaki mücevherleri satma teşebbüsüne geldi. Böyle bir girişimin hakikaten yapıldığını ve satışın Fransız Hükümeti’nin araya girmesi ile mümkün olamadığını söyledim, sonra da “Hazine, Fransızlar’ın sayesinde bugün çok şükür yerinde duruyor” dedim…

Derken, konuyu bilen-bilmeyen zevat sosyal medyada ahkâm kesmeye başladı! Ne “yalan söylediğimi” bıraktılar, ve “Cumhuriyet düşmanı” olduğumu, ne de “Bu sözleri bir yerlere yaranmak maksadı ile” ettiğimi…

Geçmişte olup bitenleri öğrenmemiz ama bunu yaparken tarihi bir didişme ve geçmişle hesaplaşma vasıtası yapmamamız gerektiğini de söyleyerek bundan 91 sene önce maalesef yaşanmış olan hadiseyi hatırlatıyorum ama birileri çıkıyor ve söylediklerimi “Cumhuriyet düşmanlığı” yahut “Bir yerlere yaranmak” gibi göstermeye çalışıyor!

Bu şekilde davranmalarının tek bir sebebi vardır: Meseleyi bilmemek, öğrenmeye de lüzum hissetmemek ve büründükleri sultanî tembellikten sıyrılmadan işin kolayına kaçıp muhatabı yaftalamak!

Türkiye’de maalesef senelerden buyana hep böyle yapılıyor!

ÇATIR ÇATIR PARÇALADILAR!

İlk defa bundan 20 küsur sene önce yazdığım ve sonraları birkaç defa tekrar ettiğim bu mücevher satışı macerasının ayrıntılarını şimdi tekrar anlatayım:

Paris’in önde gelen mücevher şirketlerinden Rozanes, 1927 ilkbaharında Türkiye’nin Paris Büyükelçisi Fethi Bey’den, yani Fethi Okyar’dan tuhaf bir teklif aldı: Büyükelçi, “İstanbul saraylarında padişahlar zamanından kalan mücevherleri satmak istiyoruz. Bu satıştan elde edilecek gelir memleketin kalkınmasına sarfedilecek. Lütfen en iyi uzmanlarınızdan birini mücevherlerin değer tesbitini yapması için Türkiye’ye gönderin” diyordu…

Türkiye’nin böyle bir girişimde bulunmasının iki sebebi vardı: “Bedelleri millet işlerine harcanmak maksadıyla”, yani mücevherleri elden çıkartarak yeni kurulan ama fakir olan devlete gelir sağlama ve bu arada eski rejimden kalma ne varsa unutturma çabası…

Şirketin sahibi Mösyö Rozanes, hemen Robert Linzler adında bir uzmanı Türkiye’ye yolladı ve Fransız Dışişleri Bakanlığı’nı da tekliften haberdar etti: Bakanlığa bir yazı gönderip “Bu işin siyasi tarafı var. Biz mücevherlerin kaç para edeceğini hesaplarken siz de işin o tarafıyla alâkadar olun” dedi…

Topkapı Sarayı’ndaki hazinelerin en önemli parçaları o sırada Ankara’ya nakledilerek kasalara konmuş, daha sonra Dolmabahçe Sarayı’ndan da bazı kıymetli eşya yine Ankara’ya götürülmüştü…

Kıymet takdiri için Türkiye’ye gönderilen Robert Linzler’in ilk işi, 3 kilo 277 gram ağırlığındaki yekpare zümrüdün gerçek olup olmadığını anlayabilmek maksadıyla taşın bir parçasını kırmak, sonra da kırılan parçalardan bazılarını Paris’e gönderip analiz yaptırmak oldu ve zümrüt gerçek çıktı!

Robert Linzler hazırladığı raporlarda mücevherlerin ince birer sanat eseri olduklarını söyleyip Fransız Frangı üzerinden fiyatlarını da takdir etti: Avrupa’da mezata konmaları halinde en az 300 milyon Frank edeceklerdi.

Zümrütün parçalanmasının ve Paris’e tahlil edilmesinin masrafını Türkiye ödedi: Bakanlar Kurulu, 24 Haziran 1928’te dokuz bin frank karşılığı 693 liranın bütçenin ayrı bir kaleminden Fransa’ya gönderilmesine karar verdi.

Paris, artık ellerini ovuşturmaktaydı ve yazışmalarda “Rus Çarı’nın hazinelerini İngilizler’e kaptırmıştık ama Türk hazineleri bize kalacak. Bu işten iyi para kazanacağız” gibisinden ifadeler vardı.

Ankara, satış görüşmeleri devam ederken 24 Ekim 1928’de Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınan saraylarda muhafaza edilen hazineler hakkında gayet radikal bir karar verdi: Bakanlar Kurulu bazı mücevherlerin altın para karşılığında satılabileceğini kararlaştırdı ve satış konusunda Maarif Vekâleti’ni yetkilendirdi!

Kararnamede, mücevherlerin satış şartları dört madde hâlinde sıralanıyordu:

  1. Tarihî kıymeti olmayan mücevherler satılabilecekti.
  2. Satış, madenî altın karşılığında olacaktı.
  3. Eserlerin tarihî kıymetini Maarif Vekâleti belirleyecek ve hükümet tasdik edecekti.
  4. Maarif Vekâleti, bu esaslar çerçevesinde gereken herşeyi yapmaya yetkili idi ve kıymet takdirinin neticeleri ile her satışın kesinlik kazanmasından önce, hükümeti bilgilendirecekti.

 

VÂRİSLERDEN ÇEKİNDİLER

Aynı günlerde Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, İstanbul’daki maslahatgüzar Brugere ve mücevherci Rozanes mücevherler hakkında birbirlerine sayfalar dolusu mektuplar göndermekteydi...

Herşey tamamlandı ve sıra satışın yapılmasına geldi; Fransa, Türkiye’den mücevherlerin kime ait olduğunu, hangi isimle satılacağını sordular ama Paris’teki Türk Büyükelçisi Fethi Bey “Bunlar padişahlara, çoğu da İkinci Abdülhamid’e aittir” cevabını verince işler karıştı. Fransızlar arasında yeniden bir yazışma trafiği başladı. Bu defa “Abdülhamid’in varisleri bizi dava etmeye kalkarlar, davayı kazanırlar ve bütün para elimizden gider. Bir yol bulmalıyız” deniyordu…

Düşünüldü, taşınıldı ama çözüm bir türlü bulunamadı! Paris, satışın bir rezaletle bitebileceğini ve atılacak her adımın padişahların vârislerinin işine yarayacağını farketmişti. Ankara’ya 1928 yazında gönderilen son mesajda “Biz bu işten vazgeçiyoruz, siz de vazgeçin. Zira satış yapılması hâlinde padişahların vârisleri mahkemeye gidip herşeye el koydururlar” deniyordu.

Hazinenin satışı Fransızlar sayesinde işte böyle engellenmiş ama mücevherlerin macerası daha bitmemişti…

Bakanlar Kurulu kararları ile Topkapı Sarayı’ndan alınıp satış maksadıyla Ankara’ya nakledilen mücevherler her nasılsa kondukları kasalarda unutuldular. Mevcudiyetlerinin farkına 1951 ilkbaharında varıldı ve hazine ait olduğu yere, yani Topkapı Sarayı’na çok daha sonra dönebildi!

Apayrı ve traji-komik bir hadise olan bu “kasalardaki mücevherler” konusunu da bir başka zaman anlatırım…

 

“TARİH” DEMEK, “BELGE” DEMEKTİR!

Şimdi, küçük bir hatırlatma yapayım:

Bugüne kadar tarih konusunda yazdığım herşeyi mutlaka belgeye dayandırdım; belgesiz hiçbirşey yazmadım; şayet ortalıkta yoğun şekilde dolaşan söylentilerden bahsettim ise, söylentilerin kaynağını da her zaman gösterdim!

Aşağıda, Topkapı Sarayı’ndaki hazinelerin satış girişimi ile ilgili belgelerden bazlarına yer veriyorum: Arşivlerimizin yanısıra Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nin “Levant” kısmında E.349’dan sonraki seride, özellikle de 171 ile 178 numaralar arasında bulunan ve kopyelerini geçen sene gidip bizzat aldığım belgelerden birkaçına…

Geçen hafta TV’de hazinelerin satışı teşebbüsünü hatırlatmama karşı düşünmeden, bilmeden ve okumadan mutlaka bir cevap vermeye kalkışan ve bana “Cumhuriyet düşmanlığı yapıyor, uyduruyor, yalan söylüyor, böyle bir şey olmamıştır” diyenler yayınladığım bu belgeleri görüp belki hicap duyar ve birşeyler öğrenebilirler ama nerdeeee?

Zira, “Kişiyi nasıl bilirsin, kendin gibi” sözü işte böyle zevat içindir!

 

1927’de satışa çıkartılan mücevherlerin en meşhuru: Kaşıkçı Elması.

 

 

3 kilo 277 gram ağırlığındaki zümrütün kırılması ve parçalarının Paris’teki analiz masrafının ödenmesi hakkında 24 Haziran 1928’de çıkartılan Bakanlar Kurulu kararı (Cumhurbaşkanlığı Arşivleri, BCA, 30-18-1/29-40-11).

 

 

Topkapı Sarayı’ndaki mücevherlerin satıı hakkında Rozanes mücevher şirketinin Fransız Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği mektuplardan biri (Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivi (La Courneuve), Levant-E.349/176).

 

Mücevher satışı hakkında Fransız Dışişleri Bakanlığı’na ait değerlendirme notlarından biri (Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivi (La Courneuve), Levant-E.349/166).

 

24 Ekim 1928’de çıkartılan bu Bakanlar Kurulu kararı ile saraylarda bulunan hazineler altın para karşılığı satılabileceklerdi (Cumhurbaşkanlığı Arşivleri, BCA, 30-18-1/30-63-14).


Değerli Haberturk.com okurları.

Haberturk.com ekibi olarak Türkiye’de ve dünyada yaşanan ve haber değeri taşıyan her türlü gelişmeyi sizlere en hızlı, en objektif ve en doyurucu şekilde ulaştırmak için çalışıyoruz. Yoğun gündem içerisinde sunduğumuz haberlerimizle ve olaylarla ilgili eleştiri, görüş, yorumlarınız bizler için çok önemli. Fakat karşılıklı saygı ve yasalara uygunluk çerçevesinde oluşturduğumuz yorum platformlarında daha sağlıklı bir tartışma ortamını temin etmek amacıyla ortaya koyduğumuz bazı yorum ve moderasyon kurallarımıza dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Sayfamızda Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına ve evrensel insan haklarına aykırı yorumlar onaylanmaz ve silinir. Okurlarımız tarafından yapılan yorumların, (yorum yapan diğer okurlarımıza yönelik yorumlar da dahil olmak üzere) kişilere, ülkelere, topluluklara, sosyal sınıflara ırk, cinsiyet, din, dil başta olmak üzere ayrımcılık unsurları taşıması durumunda yorum editörlerimiz yorumları onaylamayacaktır ve yorumlar silinecektir. Onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisinde aşağılama, nefret söylemi, küfür, hakaret, kadın ve çocuk istismarı, hayvanlara yönelik şiddet söylemi içeren yorumlar da yer almaktadır. Suçu ve suçluyu övmek, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suçtur. Bu nedenle bu tarz okur yorumları da doğal olarak Haberturk.com yorum sayfalarında yer almayacaktır.

Ayrıca Haberturk.com yorum sayfalarında Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde doğruluğu ispat edilemeyecek iddia, itham ve karalama içeren, halkın tamamını veya bir bölümünü kin ve düşmanlığa tahrik eden, provokatif yorumlar da yapılamaz.

Yorumlarda markaların ticari itibarını zedeleyici, karalayıcı ve herhangi bir şekilde ticari zarara yol açabilecek yorumlar onaylanmayacak ve silinecektir. Aynı şekilde bir markaya yönelik promosyon veya reklam amaçlı yorumlar da onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisindedir. Başka hiçbir siteden alınan linkler Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılan tüm yorumların yasal sorumluluğu yorumu yapan okura aittir ve Haberturk.com bunlardan sorumlu tutulamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında yorum yapan her okur, yukarıda belirtilen kuralları, sitemizde yayınlanan Kullanım Koşulları’nı ve Gizlilik Sözleşmesi’ni peşinen okumuş ve kabul etmiş sayılır.

Bizlerle ve diğer okurlarımızla yorum kurallarına uygun yorumlarınızı, görüşlerinizi yasalar, saygı, nezaket, birlikte yaşama kuralları ve insan haklarına uygun şekilde paylaştığınız için teşekkür ederiz.

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
300
  • Misafir
    Haziran 1928'de 9.000 frank 693 TL ediyormuş. Dikkatinizi çekti mi?
  • Misafir 07 Kasım 2018 Çarşamba 15:01
    biz ne ara bu hale geldik .çok yazık ve çok üzücü
  • Misafir 07 Kasım 2018 Çarşamba 09:55
    Sayın hocam ; size çamur atanlar ve saldıranlara inat , bildiğiniz tüm gerçekleri söyleyiniz. ister geçmişte olsun ister şuan , halkın doğruyu öğrenme hakkı olduğunu düşünüyorum. Sevgi ve saygılarımla
  • Misafir 05 Kasım 2018 Pazartesi 11:35
    Özellikle son 1 senedir biyerlere yaranmanızı sağlayacak konuları cımbızlayıp yazdığınız kanaatindeyim
  • Misafir 08 Kasım 2018 Perşembe 12:39
    bende ayni fikirdeyim
  • Misafir 05 Kasım 2018 Pazartesi 10:32
    Sayın bardakçı televizyonda proğram yaparken birara İngilizlerin İstanbul işkalini niye bıraktıkları konusu açıldı, siz bu mesenin uzun olduğunu bir ara onuda konuşuruz mealinde birşeyler söylemiştiniz. Bu konu hakkında da bir gün yazı yazarsanız sevinirim.
  • Misafir 05 Kasım 2018 Pazartesi 09:39
    İnsanlar bilmediği konularda fazla konuşmamalı.
  • Misafir 05 Kasım 2018 Pazartesi 09:15
    Bence satmak mantıklıymış. Ben olsam bende satardım. Keşke satabilselermiş. Fakir anadolu halkından kıymetli değildi o mücevherler
  • Misafir 06 Kasım 2018 Salı 14:17
    fakir anadolu halkı 10 seneye karnını doyirur ama bir milletin tarihi ve kültürü ve o kültürel tarihsel objeleri 10 yıl değil 100 yılda geçse yine geri gelmez ama mantık işte mantiklisin ya..
  • Misafir 05 Kasım 2018 Pazartesi 08:58
    Teşekkür ederim hocam.
  • Misafir 05 Kasım 2018 Pazartesi 08:30
    Tarihçilik budur işte... Emeğinize sağlık
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 17:39
    Allah sana uzun ömür versin
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 15:24
    Sayın Bardakçı Tarihi kıymeti olmayan mücevherler şuan bile Dünya'nın her yerinde satılmıyor mu ?
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 17:21
    Adam 300 milyon franktan bahse
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 14:18
    tessekkur ederiz aydinlatma icin bilmiyordum. allahtan
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 13:48
    İşte tarihçilik Budur...
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 13:29
    Maalesef o dönemde bu olaylara benzer şekilde Vakıflara ait han, hamam, dükkan ,konut ,arazi ve hatta tekke, mescit ve cami satılmıştır.
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 13:24
    Sonuç sayın Bardakçı sonuç. Ayrıca bu mücevherler Osmanlının borçlarını ödeyen genç Cumhuriyetin cebinden çıkan parayı karşılar mı? Keşke satıp onlarca daha şeker, un, kağıt fabrikası kursalarmış. Belki dedelerimiz o zaman daha rahat yaşarlardı.
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 13:16
    abdulhamitin aldigi borclari nasil cumhuriyet odediyse mucevherlerini de satar
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 14:20
    Abdulhamid e dil uzatmak senin gibilerin harci degil
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 13:08
    Padişah halkın parasını halk için harcasaydı, bu kadar hazine, mücevheri olmazdı. Mirasçılar Abdülhamid torunları değil halktır...
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 13:06
    sayın bardakçı yazınız için teşekkürler. bir de kanuni sultan süleyman'ın 3 katlı tacının akibetinin ne olduğu ile ilgili bir yazı da yazarsanız mmenun oluruz...
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 12:59
    iyikivarsiniz hakikati öğreniyoruz
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 12:44
    İşte tarihçilik böyle yapılır.
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 12:22
    Murat bey size çok teşekkür ediyorum, sayenizde tarihimizin önemli olan gerçeklerini okuyup öğreniyoruz’’
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 11:56
    helal olsun. murat bey sizin şu belge tarihçiliğiniz harika bir teyit aracı...
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 11:54
    şimdi elimizdeyse şimdi satalım
  • Misafir 04 Kasım 2018 Pazar 11:52
    yazınızı okurken hissettiklerim açıklanamaz çok ama çok üzgünüm
Kalan karakter : 300