Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        AYNEN anlatacağım bu olay İstanbul'da, geçen 16 ve 17 Kasım günü şık bir otelde yapılan bir toplantıda yaşanıyor. Toplantının adı "Türkiye'nin Büyük Çatısı ve Ortak Aidiyet", düzenleyicisi ise "Ekopolitik" isimli bir grup. Salonda biraraya gelen akademisyenler, siyasetçiler ve bazı gazeteciler, Kürt açılımı ve terör konularını tartışıyorlar. Kürsüye gelen konuşmacılar söze açılımın aslında ne kadar geç kaldığından giriyor ve DTP'nin politikalarının nasıl doğru olduğunu anlatıyorlar. Kültürel haklar ve ekonomik kalkınma meseleleri dönüp dolaşıyor, "Kürtler'in ulusal bir topluluk ve bir halk olarak tanınması" haline geliyor; bazı konuşmacılar "Dilimiz, tarihimiz ve kültürümüz Türklerden tamamen ayrıdır" deyip işi "özerkliğe" kadar götürüyorlar. Bu konuşmaları yapanlar yahut destekleyenler arasında, senelerin verdiği tecrübeye sahip bazı Kürt politikacılar da var... Özerklik konusunda gösterilen örnek ise, bundan beş asır öncesine ait: Yavuz Sultan Selim'in Kürtler'e, daha doğrusu bazı Kürt beylerine verdiği iddia edilen ama ayrıntıları hâlâ tartışılan bir özerklik, yani feodal haklar ve yetkiler... Derken, sıra son konuşmacıya, felsefeci Dr. Durmuş Hocaoğlu'na geliyor. Dr. Hocaoğlu kürsüye çıkıyor ve aynen şöyle diyor: "Şimdiye kadar herkes konuştu, Kürtler de konuştu, ama Türkler henüz konuşmadılar. Bundan sonra biz konuşacağız. Burası Türkiye'dir, bu da demek oluyor ki, son noktayı biz koyarız, son sözü biz söyleriz".

        KİMİN AKLINA GELİRDİ?

        Ve sonuç: Daha önce söz almış ve açılımdan, ulusal haklardan yahut özerklikten bahsetmiş konuşmacılar "Türkler daha son sözlerini söylemediler" diyen akademisyenin etrafını alıyor, "Çok sert konuştunuz" diyorlar. Toplantının neticesi ise, tahmin edeceğiniz gibi... Hiçbir sonuca varmadan dağılıyor... "Türkiye'nin Büyük Çatısı ve Ortak Aidiyet" konulu toplantıdaki konuşmaların özeti, işte bu yazdıklarımdan ibaret... Söylenenleri aynen naklediyor, bu sözler hakkında hiçbir yorum yapmıyorum. Ama Türkiye'de daha önce telâffuz edilmemiş olmalarını bile bir tarafa bırakın; bundan birkaç ay öncesine kadar düşünülmemiş, hatırlara bile gelmemiş bu fikirlerin artık akademik toplantılarda bile açıkça konuşulur olması bana Kemânî Serkis Efendi'ye ait hüzünlü Nihavend'in nakaratını hatırlatıyor: "Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime!.."

        Diğer Yazılar