Türkiye’nin ve basınımızın seneler boyunca her 29 Mayıs’ta mutlaka hatırladığı, hiç değişmeyen bir konusu, bir gündemi vardı:

İstanbul’un fethi…

“Fetih kutlaması” niyetine ucuzluğa kaçıldığı olur, meselâ Fatih’ten ziyade Nasreddin Hoca’yı andıran kavuklu bir adamcağız beyaz bir sütçü beygirine bindirilip dolaştırılır, teknelerin karadan yürütülmesini temsilen birkaç adam kıytırık elbiselere büründürülüp yeniçeri yapılır, lâf ola beri gele bu yeniçeri taklitleri üzerlerinden dökülen o kıyafetlerle tornadan taze çıkmış irice bir sandalı çekmeye çalışırlar, bu sahneler görenlerin bazısının millî hislerini coşturur, bazılarını da güldürürdü ama ortada yine de bir hoşluk olurdu…

Bu senenin 29 Mayıs’ında, yani fethin 565. yıldönümünde memleketin gündemine bakın: Tıynetini “sapık”, “ahlâksız”, “hayvan” vesaire gibi sıfatların bile ifadeye yetmeyeceği bir herifin karaladığı, “roman” olduğu söylenen ama romanla, edebiyatla, sanatla vesaire ile hiçbir alâkası olmayan çocuk pornosunu konuşuyoruz!

Mevcudiyeti ve iğrençliği yeni farkedilen malûm ifadeleri “kitap” diye karalayan adamın ismi bu vesile ile işitildi ve daha önceleri bol bol ödül aldığı da yine bu sayede öğrenildi.

Ciddiyet taşıyan birkaçı müstesna, “ödül” bizde o ödülü verecek olanın reklâm vasıtasıdır! İsmini duyurmak isteyen vakıf, dernek, yayınevi, dergi, vesaire, kendi eş-dost çevresinden birilerini “jüri” yapar ve bu eş-dost güruhu ödülü, plâketi, bilmemneyi kendi eşine-dostuna dağıtır, böylece ödülü veren de, alan da gazetelerde tek sütunluk bile olsa haber olma imkânı bulur!

Artık hemen her köşe başında dağıtılır hâle gelen ödüllerin ve “ödül” kavramının günümüzdeki vaziyeti budur!

İş bu kadarla kalsa, iyi! Bu şekilde dağıtılan edebiyat ödüllerinden birine lâyık görülenler arasından kendini yazar zannedeni çıkıyor, bir yaşın altında, nerede ise “kundakta” denebilecek bir çocuk ile ilgili iğrençten de öte hayallerini utanmadan, sıkılmadan çalakalem çiziktiriyor ve “Sen ne halt ettin böyle?” diyenlere de yüzsüzce “Bu akıma ‘kirli gerçekçilik’ derler, siz bilmezsiniz” cevabını veriyor!

Mâlûm pedofili yazarının enâniyete batmış yayıncısı da aynı kafada! Küstahça “Sizin o karga beyniniz Abdullah Şevki’yi, Alaattin Topçu’yu, Kurgu’yu kaldıramaz. O nedenle sizin linç kültürünüz tarihin her döneminde yenilgiye ve zavallılığa mahkumdur” diyor; yani bizlere hakaret edip “Okuduğunuzu anlamadığınız ve bu kitaptan tiksindiğiniz için salaksınız” deme cür’etini bulabiliyor!

“Zümrüt Apartmanı” rezaletinin ardından şimdi kitabın sadece yazarının ve yayıncısının değil, kitaba bandrol veren Kültür Bakanlığı’nın da “suçlu” olduğunu söyleyenler var…

Bakanlık ne yapsın? Bandrol uygulamasının gerekçesi yayınları denetlemek değil, korsan baskıların bir nebze de olsa önüne geçebilmektir. Bandrol talep edilen kitapta yazılanlar kontrol edilmez, zira böyle yapılması apaçık “sansür”e girer ve dolayısı ile bu meselede Kültür Bakanlığı’nın kabahati yoktur! Kabahat, hattâ kabahatten de öte ahlâksızlık önce ikrah ettiren ifadeleri yazana, onun ardından da bu sapıklıklarını gözünü kırpmadan kitap haline getiren yayıncıya aittir.

BU ALANDA DA İLK OLDUK!

“Kirli edebiyat” gerçi birçok millette vardır ama böyle sapıkça şehevî hisler “gerçekçilik” diye gevelenerek değil, eski devirlerin tuhaf mizahî anlayışı doğrultusunda kaleme alınmışlardır. Ama hiçbiri kundaktaki çocuk düşünülmemiş, bu kadar edepsizce hayaller kimsenin hatırına gelmemiştir, hattâ bu rezaletlerin zirvesini teşkil eden antik Yunan metinlerinde bile böylesi yoktur!

Müjde ki ne müjde! Artık bu sâhada da “ilk” olmayı başardık!

Endişem, “kötü” ve “fena” denen herşeyi merak edip öğrenme hevesimiz ve dolayısı ile mâlûm kitaptaki utanç satırlarının çok daha fazla kişi tarafından okunacak olması… Sosyal medya bu işi şimdiden mükemmel şekilde yerine getiriyor; kitaptaki ikrah ettiren, iç kaldıran ne kadar ifade varsa hepsinin görüntüleri sıra sıra servis ediliyor…

Burada, Zümrüt Apartmanı”nın şair, hikâyeci, romancı, mütercim ve de “ödüllü” olduğu söylenen yazarının bir şiirini imlâsına dokunmadan aynen yayınlıyorum…

Şiirin ismi “WC”, yani bildiğimiz “kenef” ve her kelimesinden, her harfinden o mekânın kokuları yükseliyor:

“uzzuuuuuun uzun
bokabakıyorum
uzzuuuuuun uzun
helâda

uzzuuuuuun uzun
bokabakıyorum
uzzuuuuuun uzun
lollâ lollâ

şırıl ŞOHR şırılırı
şırıl şırı şırı ŞOHR
ŞOHR şırıl şırı şırı
tıssUUUuuuuup!..”.

“Kirli gerçekçilik” dedikleri seviyesizlik ve “kitap” denen mâlûm varakpârenin sahibinin edebî kıymeti işte budur!

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!