Birinci Dünya Harbi’nden ağır bir mağlûbiyete uğramış halde çıkmıştık ve o zamanın başkenti İstanbul, 1918 ile 1923 arasında, yani tam beş sene ağır bir işgal yaşamıştı.

İngiliz, Fransız ve İtalyan askerler, sömürgelerinden getirdikleri sarıklı Hindliler ve fesli Senegalliler ile beraber artık şehrin her tarafındaydılar.

O karanlık günlerden birinde, Üsküdar sırtlarındaki Sultantepe’de iki genç İngiliz askeri nöbet bekliyordu...

Üsküdar taraflarında vaziyet sâkindi ama işgalciler mevcudiyetlerini şehrin en ücra mahallelerine de göstermek ve “Artık buradayız!” diyebilmek maksadıyla olacak, askerlerini Sultantepe’de bile nöbete dikmişlerdi.

İki genç asker bir taraftan çene çalıyor, bir taraftan da sigaralarını tüttürüyorlardı.

Yolun ilerisinden, bir eşek ve eşeğin üzerinde siyah çarşaflı, yüzünü peçe ile örtmüş bir kadın göründü…

Çarşaf ve eşek… Askere alınıp ellerine tutuşturulan tüfeklerle Üsküdar’ın tepelerine yollanan delikanlıların hayatları boyunca bir daha belki de hiç karşılaşamayacakları bir manzara…

Eşekli kadın yol boyunca ağır ağır ilerledi, tam askerlerin önüne geldiğinde peçesini hafifçe sıyırdı ve mükemmel telâffuzlu bir İngilizce ile “Hey!” dedi, “Give me a butt”… Yani, “Bana bir izmarit versene!”…

Askerler hayretten donakaldılar, hattâ biri şaşkınlıktan elindeki tüfeği yere düşürdü!

Eşekli kadın, Yıldız Kenter’in annesi Olga Cynthia idi. İngiltere’de Ahmet Naci adında genç bir Türk diplomata âşık olunca herşeyini bırakıp onunla beraber Türkiye’ye gelip evlenmiş ama Ahmet Naci Bey o zamanın kanunlarına göre diplomatların yabancı hanımlarla evlenmeleri yasak olduğu için meslekten çıkartılmış ve Olga Cynthia parasızlık yüzünden alıştığının ve bildiğinin tamamen dışında bambaşka bir hayat sürmüştü.

Bütün bu çilelere rağmen beş mükemmel çocuk yetiştirdi ve çocuklarından ikisi Türk Tiyatrosu’nun en önemli sanatçılarından oldular…

Sultantepe'deki eşekli kadının hikâyesini bundan seneler önce yaptığım “Son Osmanlılar” belgeselini seslendiren küçük oğlundan, stüdyoda verdiğimiz birkaç dakikalık arada dinlemiştim. Yani dün toprağa verilen Yıldız Kenter’in kardeşi ve onun kadar önemli bir sanatkâr olan Müşfik Kenter’den...

Yıldız Kenter’in ardından çok şey yazılıp söylendi ve kısa bir müddet yine böyle devam edecek…

Ölenin ardından bol bol güzellemeler yapıp ağıtlar yakmak ama vaktiyle çektikleri büyük sıkıntılarda kendi payımız sanki hiç yokmuş gibi davranmak âdetimizdir…

Yıldız Hanım’ın ardından da böyle yapıyoruz! İstanbul’da bir zamanlar sanatın gözbebeği olan Kenter Tiyatrosu’nun elîm âkıbetinden, bu âkıbetin sorumlularından ve tiyatromuzun şimdi içerisinde bulunduğu vahim vaziyetten hiç bahsetmeden Yıldız Hanım hakkında âh u vâh etmekle meşgulüz.

Hiçbir sorumluluk hissetmeden yakılan ağıtlar daha bir müddet devam edeceği için, Yıldız Hanım hakkında yazdığım bu yazıyı kardeşi rahmetli Müşfik Bey’in anlattığı “eşekli kadın” hikâyesi ile sınırlı tutmak istedim.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • Hamza Uçan_10219363101221920 24 gün önce Güzel
    CEVAPLA
  • ahmet.kepenekli@hotmail.com 24 gün önce Çok güzel bir hikaye, bilmiyordum.
    CEVAPLA