Jeologlardan ricamdır: Lutfen, Evliya Çelebi'nin yazdıklarına da bir bakın!
Van depremi sonrasında günlerden buyana çözülemeyen çadır sıkıntılarının yaşandığı ve toprağın alev alev yandığı Erciş, 17. yüzyıl Anadolusu’nun en şen ve en şakrak beldelerindendi. Toprak o zaman da kapkara dumanlar çıkartarak yanardı ve Evliya Çelebi, “Seyahatnâme”sinde bütün bunları ayrıntılarıyla yazmıştı. Evliya’nın verdiği bilgiler jeologlarla tarihçilerin ortak çalışmaya başlayacakları günleri bekliyor.
VAN’da yaşanan ve Türkiye’nin içini yakan büyük âfetin ardından can kaybı, çadır yokluğu yahut yağma haberleriyle üzüldük; enkaz altından günler sonra her yaştan birkaç depremzedenin kurtarıldığını öğrenip bir nebze de olsa sevindik. Gelen bilgiler arasında bir haber vardı ki, bütün bu hay-huy arasında pek ses getirmedi, üzerinde durulmadı ve şöyle bir okunup geçildi: Erciş’te, toprak kor hâlinde yanıyordu...
KANUNİ’NİN YIKILAN BURÇLARI
Muhabir arkadaşlar, depreme en şiddetli şekilde maruz kalan Erciş’in bir zamanlar bataklık olan alanlarında toprağın kor gibi yandığını, hadisenin bir aydan buyana devam ettiğini yazıyorlardı. Sözkonusu tuhaflık depremden önce belediyeye de bildirilmiş ama ilgilenen olmamıştı! İşin tuhaf tarafı, aynı konuya bundan 3,5 asır önce bir başkasının daha dikkat çekmiş olması, “Van’da kayaların arasında yanan birşeyler var, hem yanıyor, hem de kokulu bir duman çıkıyor” demesi idi... Bu sözler üstelik öyle sıradan bir kişiye değil, edebiyatımızda ve tarihimizde çok önemli yeri olan tarihî bir şahsiyete aitti: Evliya Çelebi’ye... Van’daki felâketten sonra, Evliya Çelebi’nin Van hakkında yazdıklarına baktım. On cildlik “Seyahatnâme”sinin değişik yerlerinde Van’dan defalarca bahsediyor, sık sık bölgede meydana gelen depremleri anlatıyordu. Meselâ, şehrin bir mahallesindeki herhangi bir camiden yahut Van Kalesi’nin burçlarından sözederken “...Sultan Süleyman tarafından inşa ettirilmiş ama şu kadar zaman önce meydana gelen şiddetli zelzelede yıkılmıştı” diyor, sonra Van ve çevresi hakkında bugün artık pek bilinmeyen bilgiler veriyordu.
ATEŞİ BİZZAT GÖRMÜŞ
Evliya Çelebi, Vanlılar’ın toprağın yanmasını ve yerden dumanlar çıkmasını o devirde bile asırlardır dilden dile dolaşan “Van Canavarı”na bağladıklarını söylüyordu. Evliya’yı “Sana canavarı gösterelim” diyerek bir mağaranın önüne götürmüşler, canavarı ortaya çıkarmak için kayaların arasına mızrak sokmuşlar ve yerden bulutu andıran siyah ve kokulu bir duman yükselmişti. Evliya canavar ile karşılaşmamıştı ama dumanı ve ateşi görmüştü... Tarihimizin bu en meşhur ve en önemli seyyahında, son depremde yüzlerce kişinin canından olduğu ve şimdi had safhada çadır sıkıntısı çekilen Erciş hakkında bir başka bilgi daha vardı: Erciş’in “germâb”ından, yani kaplıcalarından sözediyordu... Evliya, Erciş’e ilkbahar aylarında binlerce kişinin geldiğini, birkaç ay kaldıklarını, her tarafın çadırlarla dolduğunu, zira Erciş’te büyük kaplıcaların bulunduğunu şöyle yazıyordu: “...Erciş Kalesi’nin kuzeyinde, Erzurum’a giden yolun birhayli ilerisinde Allah’ın eseri olan çok büyük, göreni hayrete düşürecek kadar sıcak olan suyun çıktığı bir kaplıca vardır. Her sene kabak mevsiminde Van’dan, Bitlis’ten, Ahlat’tan ve Kürdistan’dan binlerce kişi çadırlarıyla, yiyecekleriyle ve içecekleriyle gelip üç ay kalır, zevk içerisinde yiyip içerek sağlık bulurlar. Bu kaplıcalar da geçmiş asırlardan kalma büyük binalarla ve eski eserlerle doludur ve bunlara ‘İskender’in binaları’ derler”.
İŞBİRLİĞİ YAPMAK ŞART
Evliya Çelebi’nin “Seyahatnâme”sinde son günlerde “Erciş’te yerden ateş çıkıyor, toprak yanıyor” şeklindeki haberlere benzeyen daha birçok ifadeler var... Erciş’te toprağın alev alev yanması ile Evliya’nın bundan üç buçuk asır önce bahsettiği hadise aynı sebepten mi kaynaklanıyor? Erciş’in bir zamanlar meşhur olan kaplıcaları acaba daha önceki bir depremde kaybolup gittiler de suyun kaynamasını sağlayan yeraltındaki oluşum bu son depremle beraber zemine mi yükseldi? Bütün bunlar jeologların araştırması gereken konular... Ama, bu şekildeki araştırmalar şimdiye kadar örneğine rastlanmamış bir işbirliği ile yani jeologlarla tarihçilerin beraberce çalışmaları ile yapılacak olsa, eminim çok daha başka, kalıcı ve faydalı sonuçlar elde edilir. Evliya Çelebi.
Çürük binalar İkinci Selim’e bile ‘İllâllah’ dedirtmişti
İNŞAAT malzemesinden çalınmasını, dolayısı ile binaların depreme dayanıksız olmalarını ve rant konusundaki açgözlülüğü her büyük depremden sonra olduğu gibi Van’daki âfetin ardından da tekrar tartışıyoruz. Hırsızlığın bu çeşidi bizde asırlardır varolmuştu. Malzemeden hep çalınmış, dolayısıyla yaptığımız inşaatların çoğu çürük olmuş, en ufak sarsıntıda yıkılıp binlerce kişiyi canından etmişler, inşaatları yapanlar eski asırlarda da devlet büyüklerini birhayli uğraştırmışlar ve bu konuda yüzlerce sene boyunca emir üstüne emir verilmişti.
İşte bu emirlerden biri, Osmanlı hükümdarı İkinci Selim’in 19 Mayıs 1568’de verdiği bir ferman: Hükümdar, İstanbul kadısına hitaben yazdırdığı fermanda o devirlerdeki inşaatçıların marifetlerini anlatıyor, binalarda kullanılacak ağaçların özelliklerini ayrıntılarıyla veriyor ve çürük inşaat yapanlara verilecek cezayı iki kelimeyle ifade ediyor: “Haklarından gelesiniz!”... Fermanının metni, Ahmed Refik’in 1917’de yayınladığı “16. Asırda İstanbul Hayatı” isimli eserinin ilk cildinde yeralıyor. Metni günümüz Türkçesi’ne aktarırken o devirlerde kullanılan “parmak” ve dirsekten orta parmak ucuna kadar olan mesafeyi gösteren “zirâ’” gibi uzunluk ölçülerini aynen bıraktım. “İstanbul kadısına emirdir: İstanbul’da yeni inşa edilen binalarda kullanılmak üzere dışarıdan getirilen kerestelerin eskisi gibi kesilmediği, eksik oldukları ve noksan kesilen bu kerestelerin binalara zarar verdiği haber alınmıştır. Keresteler, bundan böyle eskiden olduğu gibi kesilecek ve aşağıda verilen ölçülere kesin bir şekilde uyulacaktır: Birinci sınıf direğin uzunluğu sekiz, ikinci sınıfın altı ve beş, üçüncü sınıfın ise dört ve üç zirâ’ olacaktır. ‘Taban’ cinsi kerestelerden büyük olanları on beş zirâ’, bunların yassı kısmı yedi parmak, kalınlıkları ise beş parmak olacaktır. ‘Orta taban’ denilen kerestelerin uzunluğu on iki zirâ’ olacaktır. ‘Karadeniz çubuğu’ cinsi kerestelerde uzunluk on iki ile on sekiz zirâ’ arasında bulunacak, ‘taslak çubuğu’nun uzunluğu on iki ile on zirâ’, ‘ayrık mertek’in uzunluğu beş, ‘parçalı mertek’in uzunluğu dört, baskı için konulan merteğin uzunluğu dört ve kalınlığı bir arşından eksik olmayacaktır. ‘Ahyolu’ tahtasının uzunluğu dört zirâ’ ve kalınlığı bir parmak; ‘Solıkos’ tahtasının uzunluğu dört zirâ’, kalınlığı ise bir parmak olacaktır.
Diğer kerestelerin uzunlukları ise ‘Deste’ tahtasında üç zirâ’, Silivri tahtasında dört zirâ’, ‘uzun pedavra’da iki zirâ’ ve sekiz parmak, ‘orta pedavra’da bir buçuk zirâ’, kısa pedavrada ise bir buçuk zirâ’ ve sekiz parmak olacaktır. Bu emrimi alan İstanbul Kadısı inşaat kerestelerini kesip getirenlere sıkı tenbihlerde bulunacak ve şehre gelecek olan kerestelerin yukarıdaki ölçülere uyup uymadığını bundan böyle daha büyük bir özenle inceleyecek, eksik kesilip kesilmediklerini ve cinslerinin iyi olup olmadığını gözden geçirecektir. Keresteler emredilen bu ölçülere uymuyorlarsa ve cinsleri de iyi değilse getirenlerin haklarından gelinecektir. Şereflerle dolu olan bu emrim ayrıca defterlere de kaydedilecek ve yukarıdaki ölçülere gelecekte de uyulması konusunda büyük itina gösterilecektir. İşbu emir 975 senesinin 22 Zilkade’sinde (19 Mayıs 1568, Çarşamba) yazılıp mimarbaşıya verilmiştir.”
Her depremin ayrı bir destanı vardır
MARMARA Bölgesi’ni, özellikle de İstanbul’u 1894’te harabeye çeviren büyük deprem hakkında bir değil birkaç destan birden yazılmıştı ve destan şairlerinden biri de, Hâlid Efendi idi.
Hâlid Efendi hakkında, 1890’lı senelerde Fatih’teki askerî ortaokulda öğrenci olduğu dışında hiçbir bilgi bulunmuyor. Tam kimliğini, sonraları nerede ve nasıl yaşadığını bilmiyoruz.
“Hareket-i Arz Destanı” ismini taşıyan bu destanı rahmetli Tahir Alangu’nun 1943’te yayınladığı ve artık “nadir kitap” olan “Çalgılı Kahvelerde Külhanbeyi Edebiyatı ve Nümûneleri” isimli eserinden aldım. Hâlid Efendi, 1894’teki depremi bakın nasıl anlatmış: “Dinleyin haberi baştan aşağı / İstanbul şehrinde olan kazayı / Karalar giyiyor ahâli hâlâ / Nice babayiğit gitti ziyâna Muharrem ayında bir salı günü / Saat hemen hemen geçmişti dördü / Ahali o anda bir zulüm gördü / Cihan bulanmıştı toza dumana Fatih’te mektepte biz ders okurduk / Hareket başladı, hepimiz durduk / Şiddeti arttırdı korktukça korktuk / Hep birden haykırdık ulu Allah’a Kurtulduk binadan çok şükür ettik / Hâlimiz kalmadı cümlemiz bittik / Anne babamızı görmeye gittik / Hazır olduk bütün emre, fermâna Zelzeleden sonra çıktı yangınlar / Yıkıldı duvarlar kapandı yollar / Kayboldu ve gitti bütün hep mallar / Herkesin bakışı daldı hicrâna Yıkıldı hep birden hâneler hanlar / Kalmadı asla sağlam duvarlar / Ahâlinin yaşı sel gibi akar / Çok dua ettiler yüce Allah’a Ne çâre, bozulmaz takdir-i Hüdâ / Varsın yardım etsin cümleye Mevlâ / Yıkıldı caminin alemi orda / Müezzin çıkamaz oldu ezâna Edirnekapı’da çöktü minare / Harap olup bitti civarda kale / Kurtulmaya gayrı yoktu bir çâre / Herkesler döküldü bağa bostana Yıkıldı hep bütün kârgir binalar / Çatladı karakol, kışla, duvarlar / Harab oldu cümle hanlar hamamlar / Yazık değil miydi bunca insana Zelzeleden Çarşı olmuştu harâb / Dökülmüş her yerden taş ile türâb / Ezilenler için hiç yapma hesâb / Cesedler serildi bütün meydana Bir kimse var idi hanın içinde / O da kalmıştı bu zulmün dibinde / Çıkardılar tozla toprak içinde / Servi gibi boyu dönmüş kemâna Onu kurtardılar toprak içinden / Tuttular çektiler iki kolundan / Veriverdi bir ses o derunundan / Çehresi benzerdi bir kahramana Sonra her devletten iâne geldi / Takdir böyle imiş, yerini buldu / Nice can ve cânân gül gibi soldu / Kara haber gitti bunca cihâna Nasıl zelzele bu, tam bir zulümdür / Söz ve lâf anlamaz, böyle zâlimdir / Babalar, evlâdlar sarılır durur / Yeniden gelmişler sanki cihâna Sene tam bin üç yüz on iki tamam / Bütün olanları eyledim beyân / Söylesem pek çoktur hâsıl-ı kelâm / Gayret et sen HÂLİD işbu destâna”