Gezmeyi bırakın da oturup biraz çalışın!
"KÜRATÖR", bir serginin hazırlıklarını yapan, sergide yeralacak eserleri seçen, yerleştiren, katalogunu yayınlayan ve şehir şehir yahut memleket memleket dolaştıran kişilere denir.
Kelime tantanalı ve yapılan iş de havalı ya... Türkiye'de son senelerde küratörlüğe hevesli mebzul miktarda zevât ortaya çıktı. İşin içinde serginin yurtdışına götürülmesi ihtimali de olunca şan-şöhret ve seyahat heveslileri bu işe soyunuyor, bir yerlerden finans sağlamaya uğraşıyor ve müze müze dolaşıp "Şu şu şu eserleri verin de biraz gezelim" diyorlar.
Bizde son 25 sene içerisinde işin erbâbı olan gerçek küratörler tarafından "Anadolu'da Kadın", "Padişahın Portresi", "Osmanlı'nın Kuruluşunun 700. Yılı", "Savaş ve Barış" yahut "Türkler" gibi ciddî ve ağırbaşlı sergiler açıldı ve bu sergilerin katalogları da akademik referans kaynağı oldu. Ama bunların yanında "Avrat Peştamallerindeki Papatya Motifleri", "Vav Harfini Güzel Çekmiş Hattatlar" veya "17. Asır Erkek Giysilerinde Paça Kıvrımı" misâli sade suya tirit sergimsiler de mevcuttu ve artlarında ne doğru dürüst bir kitap ne de bilgi bıraktılar! 2010 Kültür Başkenti ihalesindeki "sergi" ismi verilen komedilerden ise hiç bahsetmeyeyim!
ADINI BİLE BİLMİYORUZ
Bu sene, Evliya Çelebi'nin 400. doğum yıldönümü... Kutlamak maksadıyla kongreler düzenleniyor, konferanslar veriliyor, sergiler açılıyor ve daha başka etkinliklerin de yapılacağı söyleniyor.
Evliya Çelebi hem edebiyatımızın hem de tarihimizin en önemli isimlerinden biridir ve kongreden sergiye kadar hemen her şekilde anılmaya hakkıyla lâyıktır. Ama bütün bunlardan önce doğumunun 400. yılı kutlanan kişinin isminin ne olduğunun yani "adının" araştırılması için çalışmalar yapılması gerekir.
Ne demek istediğimi pek anlamamış olabilirsiniz, izah edeyim:
Biz, hakkında bugün bu kadar tantana yaptığımız Evliya Çelebi'nin asıl adının ne olduğunu maalesef hâlâ bilmiyoruz! "Evliya", tarihimizin bu en büyük seyyahının ismi değil, mahlâsı, yani takma adıdır ve asıl ismi aradan bu kadar asır geçmiş olmasına rağmen hâlâ mâlûmumuz değildir. "Derviş Mehmed Zıllî" olduğu söylenen isim kendisinin değil, babasının adıdır ve seyahatnâmesinde bunu defalarca ve açıkça yazdığı halde kendi adı zannedilir, dolayısıyla da hatâ edilir.
Evliya Çelebi, kendi yazdıklarına göre aslında "kapıkulu sipahisi"dir; yani askerdir ama İkinci Mahmud 1826'da Yeniçeri Ocağı'nı kaldırdıktan sonra yeniçerilerle ilgili ne kadar kayıt varsa imha ettirdiği için onbinlerce yeniçeri ve sipahi ile beraber Evliya Çelebi'nin bütün kimlik ve maaş bilgileri de yokolup gitmiştir.
HİÇBİRŞEY KAYBOLMAZ
Ama, Osmanlı arşiv sisteminde Türkiye'de bugün de hâlâ devam eden bir kural vardır: Devletin resmî yazışmaları hiçbir şekilde kaybolmaz, bir konu ile ilgili evrakın tamamı değilse bile bir-ikisi mutlaka biryerlerde durur ve dolayısı ile Evliya Çelebi hakkında "Ruznâmçe" denen harcama defterleri başta olmak üzere diğer kayıtlarda meşakkat gerektiren bir çalışma yapılması hâlinde mutlaka birşeyler bulunur.
Mesele, işte burada: Böyle bir çalışmayı yapması gereken ulemâ ya kongre kongre dolaşıp Seyahatnâme'den aldıkları kısımlara kendi kıymetli görüşlerini ilâve ederek tebliğ niyetine sunuyor, ya "Evliya Çelebi'nin Ahî Çelebi Camii'nde gördüğü ruya" başlıklı birbirinin aynı ve ne işe yarayacağı meçhul konuşmalar yapıyor yahut Evliya'nın "Seyahat yâ Resulallah" sözüne uyarak sergi ve küratörlük hevesine kapılıyorlar.
Seyahatnâme'nin tam metni, yeni harflerle yazılmasından yaklaşık 3,5 asır sonra Seyit Ali Kahraman ile rahmetli Yücel Dağlı'nın seneler süren son derece yorucu çalışması sayesinde kazandırılabildi.
Şimdi başka birileri de Seyit Ali ile Yücel'in sarfettikleri emeğin çok az bir kısmını arşivde sarfedip yorulsa; Evliya'nın adını, kim olduğunu ve hayatını ortaya çıkartabilse!