Meğerse hepimiz hırsızmışız!
AVRUPA Birliği'nin akıttığı milyarlarca euroyu seneler boyu har vurup harman savuran Yunanistan iflâs bayrağını açtı ya...
Meğerse sadece Avrupa Birliği'ne "Mahvolduk, perişanız, aç kaldık, yardım edin, para da paraaaa!" diye yalvarıp yakarmakla kalmıyor, biryerlerden birşeyler kopartabilmek için her türlü yolu deniyor, sinekten bile yağ çıkarmaya çalışıyorlarmış...
Geçen gün, müzik eserlerinin telif hakları üzerinde çalışan kuruluşlardan birinin yönetiminde olan bir arkadaşım anlattı: Yunan telif hakları şirketlerinin yöneticileri, Türk meslekdaşları ile görüşmek istemişler. Randevulaşılmış, adamlar İstanbul'a gelmiş ve bizimkilerle bir toplantı yapmışlar.
Yunanlılar'ın "ortakyapım" yahut benzeri bir proje için geldiklerini zanneden Türk tarafı, karşı taraf taleplerini söylemeye başlayınca hayli şaşırmış!
Adamlar söze "Biliyorsunuz, biz battık!" diye başlamışlar... "Ekonomi, finans bankacılık, vesaire derken herşey çöktü, telif hakkı işleri de uzun zamandır yattı, zira kuruşumuz kalmadı. Diğer memleketlerdeki yapım şirketlerine olan borçlarımızı da ödeyemez hâle geldik" demişler ve bizimkilerin ağızlarını açık bırakan bir talepleri olmuş:
"Hani siz Türkler'in yüzlerce seneden buyana her tarafta çaldığınız oyun havaları, zeybekler, vesaire gibi eğlence müzikleri var ya... İşte o eserlerin tamamı aslında bize aittir, yani Yunan musikisidir. Bunları asırlardır kendi malınız gibi çaldınız... Şimdi hiç olmazsa son birkaç senenin telif hakkını ödeyin de, birazcık belimizi doğrultalım!... "
NE YÜRÜTMÜŞÜZ YAHU!
Adamların "Kendinize mâlettiğiniz eserler" dedikleri Kasap Havası, İsparta Zeybeği yahut Zâti Bey'in Rast Sirto'su gibi besteler var ya... Meğerse aslında hepsi Yunan parçaları imiş! Santurî Edhem Efendi meşhur "Şehnaz Longa"sını onlardan yürütmüş; hattâ koskoca Dede Efendi bile aslı Rumca olan bir köçekçeyi, almış, üzerine "Nazlı nazlı sekip gider" diye Türkçe bir söz koyup kendine mâletmiş.
Hattâ koskoca Sultan Abdülâziz bile... Hükümdar hâlâ sık sık çalınan Hicaz makamındaki o meşhur oyun havasını da Rum teb'asının beylik nağmelerinden araklamışmış!
Toplantıya katılan arkadaşımın anlattığına göre, bizimkiler bu tuhaf talep karşısında önce şaşırmış, sonra gülümsemiş ama nezaketi elden bırakmadan iddianın sadece bir saçmalıktan ibaret olduğunu söyleyip adamları yolcu etmişler...
Haydi, bağlama ailesinden "bozuk" yüzyıllar önce "buzuki"ye döndü, "zeybek" de "zeybekiko" oldu diyelim.... Ama neredeyse altı asırlık Karagözümüz, iflâh olmaz umursamazlığımız yüzünden Batı'da senelerden buyana artık "Yunan gölge oyunu" diye tanınıyor; baklava da Yunanistan'ın birkaç sene önce başlattığı devlet destekli sahiplenme faaliyetinin neticesinde "baklavas" ismini almak üzere...
Sıra, şimdi oyun havalarımıza gelmiş!..
"OHA BRE" DİYE BAŞLAYIP...
Sadece bu son hadise bile, Yunanistan'ın içerisine düştüğü çaresizliği mükemmel şekilde göstermektedir. Sermayeyi tüketip züğürt kalanın dönüp dönüp bir tarafını avuçlaması gibi, Avrupa'dan yağan milyarları kemâl-i âfiyetle yedikten sonra etrafta ıskarta çıkartılmış mal niyetine birşeyler bulmaya çalışıyor ve gözlerine bizim keyfe geldiğimiz anlarda çalıp oynamaya başladığımız oyun havalarını kestiriyorlar...
Bizde musiki alanında telif hakları meselesi ile uğraşanlar ne de olsa sanatçı, müzisyen ve dolayısı ile nazik insanlardır... Yunanlılar ile yapılan o toplantıda ben olsa idim öyle bizimkiler kadar kibar davranmaz, meseleye "Oha bre!..." diye girer; işi bazı "Rebetiko" havalarının teliflerini talep etmeye kadar götürür ve "Mama sta....!" diye başlayıp gerisini getirirdim...