Mevsimlik tarihçiler
DÜN, gazetedeki sayfamda Celâl Bayar'ın 1959'da hazırlattığı "Kürt Raporu"nun bazı bölümlerini yayınladım...
Raporun metnini vermeden önce, belgenin ne olduğuna dair kısa bir giriş yazdım ve Türkiye'de bir kesim arasında çok moda olan "nefret tarihçiliğinden" sözettim.
"Nefret tarihçileri" dediklerim, devletin tâââ 20. yüzyılın ilk senelerinden buyana yaptığı ne varsa hepsini eleştiren, hattâ küfreden ve tek söyledikleri "Ah bu Türk devleti yok mu? Bu devlet ne kadar zalim, cani, kan dökücü bir yapıdır bilseniz... İttihadçılar'dan buyana halka acı ve ıztırap vermekten başka bir iş yapmadılar" demekten ibaret olan bir grup...
Yazımda bunların mevcudiyetini hatırlatıyor, seneler önce yayınlanmış kitapları bulup tekrar yayınlamayı bir iş zannettiklerini söylüyor, bunun "araştırmacılık"la alâkasının bulunmadığını anlatıyor ve "Oturun, yazdıklarınızı belgeleyin" diyordum.
BONJUR EFENDİM, BONJUUUR!
Nefret tarihçilerimizin hayranları dün birhayli e-mail göndermişler... Onların yaptıkları işleri, yayınları, faaliyetleri küçümsüyormuşum da, bu iş böyle yapılırmış da, ben ortaya onlar gibi bir eser koyabilmiş miyim de, vesaire, vesaire...
Beyler, hanımlar! Sözünü ettiğiniz yayınları küçümsediğimi de nereden çıkardınız? Hâşâââ! Küçümsemek ne demek, bahis buyurduğunuz ve "eser" zannettiğiniz o varakpâreleri ben "yok" sayıyorum, "yok"!..
Bundan 70-80 sene önce çıkmış, velev ki az sayıda basılmış olsalar bile yayınlanmış bazı kitapların mevcudiyetini şimdi öğrenip de mal bulmuş magribî gibi üzerlerine atlayıp yeniden yayınlayanlara "araştırmacı" yahut "tarihçi" falan denmez; sadece "Sabah şerifleriniz hayrolsun beyler, bu kitapların mevcudiyetini altmışınıza merdiven dayamanızdan sonra mı farkettiniz? Bonjuuur!" denir... Yeni farkettikleri yayınları birer "nefret vasıtası" haline getirmelerine de başka şeyler söylenir ya, neyse...
Hep söyledim: Tarih, eski gazete kolleksiyonlarını karıştırmakla, bir-iki hatırattan cımbızla çekilmiş ifadeleri ardarda dizmekle yahut Türkiye'de vakti zamanında yaşanmış hadiseleri bile yabancı dildeki yayınlardan öğrenmeye çalışmakla yazılmaz. Zira dönemin gazeteleri olup bitenleri hiçbir zaman tam ve gerçek şekliyle aksettirmemişlerdir, devlet adamlarının hatıraları yazanların tek taraflı müdafaanâmelerinden ibarettir, yabancı kaynaklar ise tarafsız değildir.
TER DÖKMEDEN KARALAMAK!
Tarihçilik arşivlere giderek, çalışılan dönemin evrakı incelenerek yahut başka kaynaklardan, meselâ eski devrin devlet adamlarının ailelerinden birinci derecede önemli belgeler temin edilerek yapılır. O devrin yazısını ve dilini bilmeyenlerin bu şekilde çalışmayı zor ve meşakkatli bularak bir-iki eski gazete karıştırmakla bulabildikleri malûmat kırıntılarını kendilerine mahsus takıntılı fikirleri ile harmanlayarak ortaya attıkları "kitap"lar ise "eser" falan değil, sadece kendi kafalarındakiler tarafından takdir edilmelerini sağlayacak mevsimlik gevelemelerden ibarettir. Bu şekildeki yayınların hiçbiri "kaynak" olma özelliği taşımaz ve geleceğe de kalmaz!
Benim bu zevât gibi bir "eser" verememiş olduğum iddiasına gelince...
Evet, maalesef "o şekilde eserler" veremedim, doğru! Boyacı küpüne daldırır gibi birkaç ayda bir sıra sıra nefret risaleleri yayınlayamadım, zira yaptığım işe her zaman saygı duydum. "Ter dökmeden eser verilmez" kuralına sadık kalınması gerektiğine inandığımdan, hadiselerin aslını öğrenebilmek için o hadiselerle ilgili tek bir belgenin bile peşinden senelerce koştuğum oldu ve yazacaklarımı belgeledikten sonra yazdım...
Şimdiye kadar neler yaptığımı şayet bilmiyorsanız hayranı olduğunuz zevâta sorun; aralarında tek-tük dürüst kalanı varsa size anlatır...